Avrupa'da Rahat Günler Geride Kaldı
Avrupa'daki bütçe açığı krizi sosyal devlet kavramını tehdit ediyor.
Bir zamanlar yaşam tarzı ç olan Batı Avrupa, birdenbire geçmişteki kazanımlarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Euroyu tehdit eden ve bütçe açığından kaynaklanan kriz, İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan bu yana Avrupa'daki sol eğilimli iktidarların yarattığı sosyal refah standartlarını zora sokuyor. Avrupalılar sosyal modelleriyle, uzun tatil ve erken emeklilikleriyle, ulusal sağlık sistemi ve kapsamlı sosyal yardım programlarıyla gurur duyarlardı. Vahşi Amerikan kapitalizmine karşı kendilerini örnek gösterirlerdi. Oysa aynı Avrupalılar NATO'nun koruması ve Amerika'nın nükleer şemsiyesi sayesinde askeri harcamalarını hep düşük tutabildiler. Aynı zamanda vergi oranlarını yüksek tutup bunu beşikten mezara kadar uzanan bir güvence ağına dönüştürebildiler. Nitekim AB'nin kuruluş prensiplerinden biri de "Koruyan Avrupa"dır. Ancak büyük bütçeli Avrupa hükümetleri artık zor durumda. Vergi gelirleri düşüyor, nüfus yaşlanıyor ve bütçe açıkları artıyor.
Üstelik kötü haberler bundan ibaret değil. Büyüme hızı ve doğum oranı düşen, ortalama ömrü uzayan Avrupa artık konforlu yaşam tarzını sürdürebilecek durumda değil. Bunun için en azından bir süre kemerleri sıkıp ciddi değişimler yapması gerekiyor. Yatırımcılara güven vermek isteyen ülkeler maaşlarda kesinti yapıyor, emeklilik yaşını yukarı çekiyor, çalışma saatlerini uzatıyor ve sağlık yardımlarıyla emeklilik maaşlarını düşürüyor. İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, "Şimdilik acil durum ilan ettik. Fakat çok geçmeden reform moduna geçmemiz gerekiyor. Asıl sorun 'reform açığı'" diyerek yapısal değişim ihtiyacına parmak basıyor.
Vatandaşlar harcamaları kısan hükümetlere şimdilik kötümserlik ve öfkeyle tepki veriyor fakat mevcut sistemin böyle sürdürülemeyeceğini de kabul ediyorlar. 25 yaşındaki Atinalı Aris İordanidis iktisat bölümünden mezun ve bir kitapçıda çalışıyor. İordanidis, Yunanistan'ın şişmiş kamu sektörünü ve oradaki çalışanları beslemek için yüksek vergi ödemek istemiyor. "Orada yıllar boyu kahve içip telefonda çene çalarak oturuyor, şişkin maaşlarla 50 yaşında emekli oluyorlar. Ama biz bu gidişle 70'imize kadar çalışmak zorunda kalacağız" diyor. 52 yaşındaki Romalı Aldo Cimaglia da fotoğrafçılık dersi veriyor ama emekli maaşından umudu yok. Cimaglia, "İflas edecekler, çünkü emekli sandığının kasasını dolduracak kimse kalmayacak" diyor. "Yalnızca benim değil, bu ülkenin de bir geleceği yok" diye ekliyor. Artık acilen değişim gerekiyor. Avrupa'da doğum oranları düşerken nüfus hızla yaşlanıyor. Geleneksel sanayiler Asya'ya kaydığı için işsizlik artmış durumda. Bölgenin dünya pazarlarında rekabet gücü de kalmadı.
Avrupa Komisyonu'na göre 65 yaşın üstünde olan Avrupalıların oranı 2050'de yaklaşık ikiye katlanacak. Oysa 1950'lerin gelişmiş ekonomilerinde her yedi çalışana bir emekli düşüyordu. 2050'ye gelindiğinde bu oran AB için 1,3'e 1 olacak. Fransız hükümeti için Avrupa'nın küresel ekonomideki yeri üstüne bir çalışma yapan Avukat Laurent Cohen- Tanugi, "Yalnızca Yunanistan, Portekiz ve İspanya'nın değil, bizim de rahat günlerimiz sona erdi" diyor. "Birçok Avrupalı sorunu bu çerçevede görmek istemiyor ama gerçek bu. Bir fırtınayla karşı karşıyayız. Artık eski sosyal refah modelinin yükünü kaldıramayız. Gerçek bir yapısal reforma ihtiyacımız var" diye ekliyor. 88 yaşındaki Parisli Malka Braniste ölen kocasının emekli maaşıyla geçiniyor.
49 yaşındaki gelini Dominique Alcan'la öğle yemeği yerken, "Gelecek nesiller için endişeliyim. Bir kenara para koymayanların eli boş kalacak" diyor. Alcan'sa gezici satış elemanı olarak daha uzun süre çalışmayı umuyor. "Fakat korkarım aynı rahata bir daha hiç erişemeyeceğim" diyor Alcan ve ekliyor, "63'üme geldiğimde işimi yapamayacağım, çünkü bu meslek çok fazla enerji istiyor." Sorunun ne kadar ciddi olduğunu görmek için istatistiklere bakmak yeterli. AB'de devletin gayri safi sosyal harcamaları 1980'de GSYİH'nın yüzde 16'sından 2005'te yüzde 21'ine yükselmiş (ABD'de bu oran 2005 için yüzde 15,9). Fransa halen yüzde 31'le AB'nin en çok harcama yapan ülkesi. Bu miktarın yüzde 44'ü emeklilik maaşları, yüzde 30'u da sağlık hizmetlerine ayrılıyor.
Sorunun Fransa'daki boyutları özellikle göz korkutuyor. Bu ülkede devletin yükümlülükleri komşularına göre hâlâ çok fazla. İsveç ve İsviçre'de 10 kişiden 7'si 50 yaşından sonra da çalışırken Fransa'da bu yaş grubunun ancak yarısı çalışıyor. Fransa'da emeklilik yaşı 60'ken Almanya, 1963'ten sonra doğanlar için bunu daha geçenlerde 67'ye yükseltti. Fransa'da savaş sonrası kuşağın da istihdam sektöründen ayrılmasıyla emeklilerin sayısı 2050'ye kadar olan süreçte yüzde 47 artacak. Oysa 60'ın altında olanların sayısında bir değişme beklenmiyor. Euro bölgesinin "yeni demokrasilerini" (Avrupa'nın demokratik ideallerini benimseyen, savaş sonrası dönemde Avrupa'nın siyasi nedenlerle bağrına bastığı Yunanistan, Portekiz ve İspanya) bekleyen sorunlarsa daha da acil. Euroya güvenerek müsrif devlet sistemleri kuran bu ülkeler artık değişmek zorunda. Borçlarını ödeyememe tehlikesiyle karşı karşıya kalan Yunanistan emeklilik maaşları artışını 3 yıllığına dondurdu ve emeklilik yaşını 65'e yükselten bir yasa tasarısı hazırladı. Burada kamu sektörü maaşları da donduruldu ve devlet çalışanlarına yapılan ek ödemelerde kesintiye gidildi.
Portekiz kıdemli kamu çalışanlarının maaşlarını yüzde 5 kıstı, vergileri artırdı ve büyük projeleri iptal etti. İspanya'ysa memur maaşlarını bu yıl yüzde 5 kısıyor, 2011'de donduruyor ve kamu projelerinde kesinti yapıyor. Fakat bu ülkeler gerçek bir rekabet gücü ve büyüme istiyorlarsa daha fazlasını yapmak zorundalar. En başta gelen ihtiyaçsa, personel almayı ve çıkarmayı fazla masraflı hale getirerek işsizliğin yüksek seyretmesine neden olan katı istihdam kurallarını değiştirmektir. Atina'daki kitapçıda aylık 800 euroya çalışan İordanidis, krizin olumlu bir yanı olabileceğini söylüyor. "Şu koca kokuşmuş sistemi baştan aşağı değiştirmemiz için bunu bir fırsat olarak değerlendirebilir ve gerçekten işleyen bir devlet yaratabiliriz" diyor.
31.05.2010 - STEVEN ERLANGER
Tuesday, June 01, 2010 | Labels: Ekonomi, Sağlık, Yaşam | 0 Comments
Hafif rakipleri karşısında, ağır tankların şansı kalmadı
Ağır bir tank, 20’nci yüzyılın en güçlü kara savaşı sembolü, şimdi yerini plastik zırhlı ve görünmezlik teknolojisiyle donatılmış hafif versiyonuna bırakıyor.
Yeni jenerasyon bu tanklar Birleşik Krallığın en iyi tankı Challenger2’nin yarısı kadar ağırlıkta, ve 2 katı hızda. Plastik gövde radara karşı kalkan görevini görüyor ve uranyum başlıklara karşı dirençli. Zırh delici havanları ve elektro-termal kimyasal silahları ile mükemmel ateş gücüne sahip. İngiliz savunma ajansı tarafından geliştirilen tankın, önümüzdeki 25 yıl içerisinde uygulamaya çıkması öngörülmüyor. Gelecekteki Ani Etki Sistemi adı verilen 20 tonluk tanklar dev kargo uçakları ile taşınabilecekler, günümüzde 70 tonluk challenger’lar sadece deniz yoluyla taşınabiliyorlar.
Kosova savaşı sırasında, Yunanistan’ın Selanik kentindeki liman üzerinden Makedonya’ya taşınan tanklar, yol üzerinde karşılaşılan, protesto eden ve engellemeye çalışan Sırplar’a maruz kaldı. Kosova, Sierra Leone ve Doğu Timur gibi bölgelerdeki sorunlara ulaşma konusunda çekilen zorkluklar ortadadır.
Ayrıca proje araştırmacıları, maliyetlerin en az %25 oranında azalacağını belirtmekteler. Amerika’lılar bu konuda kendi projelerini yürütmekteler, Rus’lar bu konu hakkında araştırma yapabilecek paraya sahip değiller, Çin’lilerinde orta vadede böyle bir projeye girişebilecek teknolojik birikimleri yok.
Vickers tarafından üretilen Challenger 2, daha 1995 yılında devreye alındı ve Ordu 380 tanesinin siparişini önümüzdeki sene için bekliyor. Ancak projenin başı belada, program 2 sene geriden geliyor ve her bir ünite 55 milyon paund daha fazla maliyete sebep oluyor. Üretici firma ilk etapta zaten çok fazla hatanın oluştuğu projede, hatalar düzeltilene kadar yeni sipariş almıyor.
Mükemmel dayanım ve ateş gücüne karşılık, dikey yapısı sadece belli arazi şartlarına izin verebiliyor. General Sir Mike Jackson, Kosova’da dik dağ yamaçlarında ve vadilerden geçerken pusulara çok sık yakalandıklarını söylüyor. Kosovada Challengerları ile hareket eden The Royal Scots Dragoon Guards, tankları yerine atlarına binerek, pusuda kaybettikleri tanklarını bulduklarını ve onları oradan birdaha hareket ettirmenin imkansız olduğunu anlatıyor. Bu şartlarda Challenger 2 ve diğer NATO ana savaş tankları genellikle 70 ton ağırlık aralığında ve gelecekte hafif ve hızlı yeni tankların en iyi çözüm olacağı görülüyor.
http://www.generaldynamics.uk.com/solutions-and-capabilities/fres-and-armoured-fighting-vehicles
Thursday, May 20, 2010 | Labels: Bilim, Ekonomi, Teknoloji, Yeni Malzemeler | 0 Comments
Apple’ın Yeni Oyuncağı; iPad
Apple şirketinin geliştirdiği iPad'in getirdiği yenilikler dünyayı ne kadar ilgilendiriyor? Ya da şöyle ifade edelim: Dünya küçük, ucuz ve Amerika'dan gelmeyen yenilikleri daha fazla önemsiyor olabilir mi?
Dünyanın birçok yerinde cep telefonu her şeye yetiyor. iPad'in satışa sunulmasıyla Amerika bir çılgınlığa kapıldı. Fakat burada yüz binler yeni iPad'lerinin ambalajını açadursun, diğer ülkeler cep telefonlarıyla belki de farklı bir geleceğe yelken açıyor. Amerika'daki hengâmenin arasında unutulan bir şey var: Küçücük cep telefonları bütün dünyada yeni teknolojilerin odağı haline geliyor. Brezilya'dan Hindistan'a, Güney Kore'den Afganistan'a kadar her yerde insanlar SMS mesajlarıyla iş arıyor, cep telefonuyla borç alıp veriyorlar. Maaşları cepten yatırılıyor. Telefonlarını fener, televizyon ve radyo olarak kullanıyorlar. Ve bunların hepsi çok küçük paralar karşılığında yapılıyor. Hindistan'da Reliance Communications adlı şirket 25 dolardan daha ucuza cep telefonu satıyor. Müşteriler aylık fatura ödemeden ülke içinde dakikası bir sente konuşuyor ve bir sente mesaj atıyorlar.
Ya en basit versiyonu için 499 dolar ödeyen ABDli iPad alıcıları? Üstelik ABD'de birçok bilgisayar bin doları, birçok akıllı telefon (smartphone) 100 doları aşkın fiyatlara satılıyor. Ve bu cihazlarla internete bağlamak için her ay ayrıca 100 dolar veya daha yüksek bir ücret ödenebiliyor. Bir kez daha Amerika bir yere, dünya başka bir yere gidiyor. Bant genişliğini sürekli olarak artıran Amerikalı teknoloji üreticileri hep daha gösterişli, daha maliyetli, daha yüksek ağ kapasitesi gerektiren ve birer itibar nesnesi haline gelen cihazlar yaratmanın peşindeler. Buna karşılık, gelişmekte olan ülkelerdeki teknoloji üreticileri ucuz ve basit cep telefonlarına giderek daha fazla kullanım alanı yaratmaya çalışıyorlar. Amerika, dünyanın cep telefonlarına olan aşkını paylaşmıyor. Geçen yıl Hindistan'dan döndüğümden beri burada ne kadar çok çağrının cevapsız bırakıldığını ve Hintliler için vazgeçilmez olan SMSlerin ne kadar az kullanıldığını görüp şaşırıyorum. Oysa internet üstünden gidip gelen mesajların haddi hesabı yok. Dünya Ekonomik Forumu ve Fransız işletme okulu Insead'ın geçenlerde yayınladığı bir rapora göre Amerikalılar, diğer iletişim teknolojilerinde başı çekmelerine rağmen, cep telefonu kullanımında 71 ülkenin gerisinde kalıyor. Bazı Amerikalıların hiç telefonu yok. Milyonlarca insan da, deyim yerindeyse, telefonun uzağında. Yani cihazları var ve kullanıyorlar, ama başka cihazlar da kullandıklarından telefon o kadar da önemli değil. Peki Kenya, Kolombiya, Güney Afrika öyle mi?
Bu gibi ülkeler Amerikalıları yüzyıldır birbirlerine bağlayan kablolu ağların gerektirdiği maliyetten kurtulmak için baz istasyonları kurdu. Ve cep telefonları onlar için kelimenin tam anlamıyla evrensel bir teknoloji haline aldı. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği'ne göre bu yıl dünyadaki toplam GSM aboneliği sayısının beş milyarı aşması bekleniyor. Bu, BM'in temiz tuvalet imkânına sahip olduğunu söylediği insan sayısından daha fazla. İşte, bu kadar çok insana ulaştığı ve hep yanınızda olduğu için; ucuz, paylaşılabilir ve kolayca tamir olduğu içindir ki, cep telefonu bugün küresel yeniliklerde bambaşka bir cephe açtı. Hindistan'ın teknoloji kenti Bangalore merkezli Babajon ve Filistinli Souktel şirketleri SMS yoluyla iş arama hizmetleri sunuyor. Afrika'da cep telefonları paraya yeni bir boyut getiriyor. Gelişmiş ülkelerdeki yaygın ödeme aracı plastik banka kartlarıdır. Oysa Kenya'daki PesaPal ve M-Pesa gibi projeler cep telefonunu kişisel para işlerinin odağına alıyor. Örnek olarak, bakkala gittiğinizde M-Pesa'yla nakdinizi cep telefonu parasına çeviriyor ve cihazınızla onu istediğiniz kişiye anında havale edebiliyorsunuz. Bu tip çözümler Afrika'da banka hesaplarının az olmasından kaynaklanıyor. Fakat böyle yöntemlerin daha müreffeh ülkelerde işe yaramayacağı anlamına gelmiyor bu. Örneğin kırsal kesimlerdeki küçük işletmeler böyle bir yöntemle yaygın kredi kartı sistemleri olmadan müşterilerinden kolaylıkla para tahsil edebilir. Telefon birçok ülkede toplum hayatının da merkezine oturdu. Afrika'nın kent merkezlerindeki kiliseler ayinleri cep telefonuyla kaydediyor, sonra yayınlanması için onları köylere iletiyorlar.
İran ve Moldova'da baskıcı hükümetlere karşı ayaklanmaları örgütlemek için insanlar cep telefonlarından yararlanılıyor. Hindistan'da seçimlerin izlenmesinde cep telefonları kullanılıyor. Adayların gelir ve adli geçmişleri hakkında seçmenler SMS mesajlarıyla bilgilendiriliyor. Tüm bunlar aslında dünyanın zengin ve yoksul ülkeleri arasında teknolojik bir uçurum olduğunu, ama bunun cihazların kendinden çok onların kullanımından kaynaklandığını düşündürtüyor. Ve akla şu soruyu getiriyor: İnternet devriminden bu kadar çok kazanan ABD, kalkınmakta olan ülkelerdeki milyarlarca insanın (şimdilik zengin olmayan ve kanaatkârlığın erdemiyle basit bir cep telefonuna sahip olan tüketicinin) küresel orta sınıfa katılmasından da faydalanabilecek mi? Amerika'daki yeni cihazlar elbette önemli kullanım alanları bulabilir ve bu yolla bir devrim niteliğine bürünebilir. Fakat bu icatlar acaba artık ihtiyaçtan değil de hırstan mı doğuyor? Amerika'daki iç talep hep daha ince, daha hızlı, daha gösterişli teknolojiler istiyor. Acaba bu istek, hâlâ temel ihtiyaçlarını karşılama derdindeki dış dünyanın işine yarayacak icatlar yapmayı Amerikalılar için daha mı zorlaştırıyor? Bazıları için bu doğru. Afrika'da çalışan ve yardım kuruluşları için FrontlineSMS adlı telefon mesaj hizmetini geliştiren İngiliz girişimci Ken Banks, durumu öyle görüyor. Banks, "Batıda çoğunlukla konuya tersinden bakılıyor. O yüzden ya illa bir sorun bulmaya çalışan çözümler üretiyor ya da sırf yapabildiğimizi göstermek için bir şeyi yapıyoruz" diyor.
Tuesday, April 20, 2010 | Labels: Ekonomi, Teknoloji, Yaşam | 0 Comments
%100 yenilebilir enerjiyle yaşayan bir ada
Küçük bir Danimarka adası teknik olarak %100 sürdürülebilir enerji kaynakları kullanıyor. Bu uygulama heryerde başarılı olabilirmi?
Danimarka adası Samso, neredeyse tamamen elektrik, ısı ve sıcak su kaynaklarından elde edilen yenilenebilir enerji kullanmakta. Adanın sahip olduğu tuhaf cazibe, birçok danirmarkalının yazın buraya gelmesini sağlıyor. Aynı zamanda Samso uzun bir geçmişten gelen kültüre sahip, örneğin kendine has mimarisiyle saman-çatılı evleri ile. Adada bir modernistin eski bir ahırı alıp, etrafını tamamen güneş enerjisi panelleri ile kaplayarak kurduğu Enerji akademisi şimdiye kadar ziyarete gelen 500.000’i aşkın turiste yenilenebilir enerji devrimi hakkında eğitim vermiş.
Adadaki 22 köy ve 4000’i aşkın insan için 11 tane bir megawattlık arazi tipi rüzgar türbini ve 10 tane 2 megawattlık dalga rüzgar türbini enerji üretiyor. Bunlar adada yaşayan insanların ihtiyacından daha fazla ve Samso 80 milyon kilowatt/saatlik rüzgardan elde edilmiş enerjiyi ihraç ediyor. Bu durumda adanın yenilenmeyen enerji (otomobil, kamyon, feribot yakıtları vs.) ile kaybettiği parayı dengelemesini sağlıyor.
Ada üzerindeki 50 metrelik 10 tane rüzgar türbini tarlaların ve köylerin üzerinde yükseliyor. Samso Enerji Akademisi direktörü Soren Hermansen, “Çocukluğumda bu tepeler, rüzgar türbinleri dikilene kadar sadece birer tümsekti” diyor. “Biz 300 senelik değirmenlere sahibiz. Buraya onları yapanlar çevresel etkileri veya kuşları düşündükleri için deği sadece burada güzel bir neden için olmaları gerektiği için yapmayı düşünmüşler. Bugünde aynısı gerçekleşiyor.”.
Kara tipi rüzgar türbinlerinden birinin üzerine tırmanıp motor kısmındaki bu devasa makineyi rüzgara karşı döndüren küçük dümeni görmek heyecan verici. Küçük bir alanda birbirine yakın 10 devasa dalga tipi rüzgar türbini daha bulunuyor. Bu türbinler en yüksek üretim için kendi etraflarında 360 derece dönebiliyorlar ancak bu türbin, fazla ısınmış vites kutusu yüzünden bakıma alınmış durumda.
Yedi Samso’lu çiftçi 5 senelik buğday ve çavdar samanı sağlamak için ısı satralleri ile anlaşma imzalamışlar. Yarım tonluk balyalar halinde depolanan samanların herbiri 1 varil petrolün verdiğinden daha fazla enerji sağlıyor. Bu balyalar bir makina ile kesilip biçiliyor ve bu parçalar vakum ile çekilerek küçük bir boru ile yan odadaki fırına veriliyor. Kışın en soğuk günlerinde 12'ye kadar sayıda balya burada öğütülebiliyor. Yakma işlemi sırasında ortaya çıkan karbondioksidi, samanların büyüme sırasında temizlediği karbondioksit dengeliyor. Brundby ve Ballen köylerinde yaşayan 260 kadar Samso’lu, ısı ve sıcak sularını yine saman yakarak sağlıyorlar. Fırın içerisinde 1.2 megawatt değerinde enerji ve 92.7 C dereceye kadar çıkabilen ısı üretilebiliyor. Artık olarak kalan kül ise çiftçilerin tarlalarına geri dönüyor.
Norby’de kurulan bölge ısıtıma merkezi, odun kırıntıları ile köylüler için sıcak su ve ısı üretiyor. Bir çok Samso’lu evine yüksek verimli odun fırınları, ocaklar veya şömineler yaptırmış ancak bunlar bölgesel ısıtma merkezine bağlantısı yapılamayan yerlerde yaşayan insanlar. Bu merkez adanın ihtiyacı olan ısı ve sıcak suyun tek başına %70ini karşılayabiliyor. Merkez ayrıca güneş ışınları yeterli seviyede olduğunda 2500 metrekarelik güneş panelleri ile ısı ve sıcak su üretiyor; özel üretilmiş 800 metre küplük izoleli tank bütün günde üretilen ısıyı (Neredeyse saatte 50 megawatt) depolayabiliyor.
En önemli konulardan biriside ısı izolasyonun sağlanması ve ısı kaybının olabildiğince az olabilmesi. Samso'da yaşayan insanlar evlerinde, geri dönüşümlü kağıttan yapılan özel bir izolasyon malzemesi kullanıyor.
Enerji akademisinin yeni bir projesi ise rüzgar türbinlerinin gece ürettiği enerjinin elektrolizer ile hidronjen üretilmesinde kullanılması. Hidrojenin ucuz olarak depolanarak fosil yakıtları yerine kullanılabilmesi sağlanırsa ekonomi açısındanda büyük faydalar sağlayacak. Samso’nun etrafını kaplayan diger yerlerdeki kömürle çalışan enerji santralleri ise uzaklardan görülüyor. Bu santralleriden her biri sadece bir ayda, Samso’nun şimdiye kadar üretilmesini önlediği karbondioksitten daha fazla salınım yapıyor.
January 19, 2010 by David Biello, Sciam
Saturday, February 06, 2010 | Labels: Alternatif Yakıtlı Taşıtlar, Bilim, Çevre, Ekonomi, Kültür, Teknoloji, Yaşam, Yeni Malzemeler, Yenilenebilir Enerji | 0 Comments
Uzay mekiğinde damping!
NASA, emekliye ayırdıktan sonra satacağı uzay mekiklerinin fiyatını tanesi 42 milyon dolardan 28.8 milyon dolara indirdi.
Ekonomik durgunluk uzay mekiği fiyatlarını indirdi. NASA, Bu yılın sonuna doğru emekliye ayrılması planlanan uzay mekiklerinin satış fiyatlarını indirdi.
Aralık 2008'de müze, okul ve diğer sivil toplum kuruluşlarına satılacağı açıklanan uzay mekiklerinin tanesine 42 milyon dolar fiyat biçilmişti.
NASA o günden bu yana 20 kurumdan talep aldı. Mekiklerden biri Smithsonian Institute'a söz verildi, Atlantis ve Endeavour içinse henüz teklifler toplanıyor.
NASA sözcüsü Mike Curie'nin açıklamasına göre, son iki yıla damgasını vuran ekonomik durgunluk yüzünden nakit sıkıntısı yaşayan sivil toplum kuruluşlarının ilgisini yitirmesi sonucunda, kalan iki mekik için asgari teklif miktarı NASA tarafından 28.8 milyon dolara indirildi.
Tuesday, January 19, 2010 | Labels: Ekonomi, Uzay | 0 Comments
Ronaldo bir ülkeye bedel...
Real Madrid'in Cristiano Ronaldo için teklif ettiği 132 milyon dolar bir Okyanusya ülkesinin milli gelirine eşit.
Real Madrid'de ikinci kez başkanlık koltuğuna geçen Florentino Perez yeni bir transfer rekoruna imza atmak üzere.
Real Madrid, Manchester United'ın Portekizli yıldızı Cristiano Ronaldo için İngiliz kulübüne yaklaşık 132 milyon dolarlık bir teklifte bulundu.
Perez'in bu teklifi futbol piyasasında yeni bir rekor olmasının yanı sıra bir ülkenin de milli gelirine eşit.
Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, bir Okyanusya ülkesi olan Kiribati'nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası 2008 sonu itibariyle 137 milyon dolar.
Büyük Okyanus'un orta kesiminde, takımadadan oluşan bir ada ülkesi olan Kiribati'nin milli geliri 2007'de ise 87 milyon dolar düzeyindeydi.
İngiltere'den bağımsızlığını 1979'da kazanan ülke, 1999'da Birleşmiş Milletler üyeliğine kabul edildi.
DIŞ YARDIMLA AYAKTA DURUYOR
Temel endüstrilerin el sanatları ve balıkçılık olduğu Kiribati, İngiltere ve Japonya'nın yardımlarıyla ayakta duruyor. Ülkenin milli gelirinin yaklaşık yüzde 50'sini dış ekonomik yardımlar sağlıyor.
Ülkenin milli gelirinin yüzde 12.4'ünü tarım ve balıkçılık, yüzde 0.9'unu sanayi, yüzde 18.5'ini ticaret oluşturuyor.
Thursday, June 11, 2009 | Labels: Ekonomi | 0 Comments
3 bin 500 liraya otomobil!
Dünyanın en ucuz otomobili Tata Nano'nun yeni modeli tanıtıldı. Satış fiyatı yaklaşık 3 bin 500 lira olan otomobilde klima, radyo ve hava yastığı yok.
Hint otomotiv devi Tata Motors, dünyanın en ucuz otomobili Nano'nun yeni modelinin lansmanı yapıldı.
3.1 metre uzunluğundaki otomobilin motor hacmi 623 cc. Otomobilde klima, hidrolik direksiyon ve radyo yok. Bu özellikler için ilave ücret ödemek gerekiyor. Nano'nun kaportasının yarısı plastikten oluşuyor.
2050 dolardan (yaklaşık 3.500 lira) satışa çıkacak otomobilin hava yastığı ve ABS gibi özellikleri bulunmadığından bazı ülkelerde yeteri kadar güvenliği olmadığı gerekçesiyle trafiğe çıkamayacak.
Hollanda'nın trafiğe çıkış izni vermediği Nano, Türkiye'de de piyasaya çıkacak. Doğu Avrupa ve Afrika ülkelerinden de otomobile yoğun ilgi var.
Tata Başkanı Ratan Tata, 100 bin aracın piyango sistemiyle dağıtılacağını söyledi.
Tata, zor günler geçiren dünyanın en büyük otomotiv pazarı ABD'ye de göz dikti. Tata Başkanı, ABD pazarı için özel model geliştirmeyi düşündüklerini, ancak bunun 2011'den önce mümkün olmadığını kaydetti.
Tata Motors yılda yaklaşık 60 bin Nano üretebiliyor.
Daha fazla bilgi için;
Wednesday, March 25, 2009 | Labels: Ekonomi, Otomotiv | 0 Comments
2009 Model Hybrid Toyota Prius Türkiye’ye Geliyor.
40 ile 50 000 TL arasında bir fiyatla satılacağı tahmin edilen dünyanın en çok satan Hybrid aracı Toyota Prius 2009 yılında Türkiye’ye geliyor.
http://www.cevreyikimkurtaracak.com/
Toyota 7 yıl genel garanti, 8 yılda hibrit bataryalarının garantisini veriyor. Normal bir araç 160 noktadan kalite testine sokulurken, Prius 174 noktadan kontrol edilmekte.(Toyota Certified Hybrid Inspection).
“Top Gear; Toyota Prius Testi”
Prius’un karoseri sınıfının en düşük sürtünme katsayısı elde edilmek için tasarlanmış. Prius küçük müdahalelerle kendi kendine park edebiliyor. Aracın kokpiti uçak gibi. Kontrollerin bulunduğu ana ekranda, elektrik ve benzinli motorun anlık tüketimi görünüyor. Prius yılın sonunda satışa çıkacak.
Toyota’nın dünyanın en çok satan hibrid otomobili unvanına sahip Prius modeli bu yıl Türkiye’de de satışa sunuluyor. Benzin ve elektriğin aynı anda kullanıldığı Prius sanki İstanbul için üretilmiş. Metrobüs inşaatı nedeniyle son 1.5 yıldır trafik sıkışıklığında yakıt tüketimi artan sürücüler bu haberi okuduğunda şaşırabilir. Çünkü Prius dur-kalk trafikte neredeyse hiç yakıt tüketmiyor.
Toyotasa’nın sadece 30 adet getirdiği ve ünlülere kullandırdığı araçlardan birini test ettik. Anahtarsız çalışabilen ve bir metre yanına yaklaşıldığında kapıları otomatik olarak açılan Prius’un kokpiti filmlerdeki geleceğin otomobillerini hatırlatıyor. Dijital bir hız göstergesi ve LCD ekranın bulunduğu araç bir düğmeyle çalışıyor. Ancak çalıştığına inanamıyorsunuz. Çünkü aracın çalıştığını sadece dijital ekrandaki ‘ready’ (hazır) yazısından anlıyorsunuz. Elektrikle çalışan araç, kokpitteki joystick vites ‘D’ konumuna alındığında sadece elektrikle sessizce yol almaya başlıyor.
Toplam 143 beygir
Bu teknolojiyi, orta sınıftaki Prius’un kaputunun altındaki iki farklı motor sağlıyor. Bunlardan biri 1.5 litre 76 beygirlik benzinli bir motor. Diğeri ise 67 beygir güç üreten elektrik motoru. Bu iki motor birleştiğinde Prius’un gücü 2.5 litrelik benzinli bir otomobile denk geliyor. Aracın torku da şaşırtıcı düzeyde yüksek. 478 Nm’lik tork, V8 motorlu 4x4’lerle aynı.
Bir depoyla 1000 km
Prius’un çalışma prensibi trafik sıkışıklığında daha az yakıt tüketmeye dayanıyor. İlk kalkışta elektrikle ilerleyen otomobil dur-kalk trafikte tekerleklerindeki dinamoya benzeyen teknolojiyle kendi kendini şarj ediyor. Kalkıştan sonra gaza biraz fazla yüklenince benzinli motor devreye girerek performansı artırıyor. Araçtaki ekran üzerinden elektrik ve benzin tüketimi anlık olarak gözlenebiliyor. Araç düz yolda ilerlerken benzinli motora eşlik eden elektrik motoru hem kendini şarj ediyor hem de tekerleklere aktardığı güçle tüketimi düşürüyor. Yavaşlarken ve frenlerken de elektrik motorunu şarj ediyor. Sonuç; 100 kilometrede ortalama 4.3 litre yakıt tüketimi. Yani 40 litrelik depoya sahip araç şehir içinde 1000 kilometreden fazla yol katediyor. Bu rakam benzinli bir otomobilin iki katına denk gelirken B sınıfındaki dizel otomobillerden bile daha iyi.
Her şey ekranda
Aracın neredeyse tüm kontrolleri LCD ekranda toplanmış. Enerji monitörü, yakıt tüketimi, klima kontrolleri, radyo/CD çalar, navigasyon, bluetooth ayarları ve yol bilgisayarıyla ilgili tüm veriler dokunmatik ekranda bulunuyor.
Diğer binek Toyota modellerinde olan tüm donanım unsurlarının bulunduğu Prius’un en önemli özelliklerinden biri de park asistanı.
Geri görüş kamerası var
Geri vitese geçildiğinde geri görüş kamerası LCD ekrana görüntüyü aktarıyor. Dokunmatik ekran üzerinde aracın dikey ya da paralel park etmesi için küçük elle müdahaleler gerekiyor. Uygun pozisyon bulunduğunda araç, direksiyona müdahale ederek park alanına giriyor. Sürücüye sadece gaz ve freni kontrol etmek kalıyor. 408 litrelik bagaj hacmi de Prius’un kalabalık aileler için de kullanışlı olduğunu gösteriyor. Toyotasa, Prius’u bu yılın sonunda getirecek. Ancak Prius, kullandığımız araçtan daha gelişmiş olan dördüncü jenerasyon olacak. Yeni araçta klima, tavandaki güneş panelinden güç alacak
Her Prius 1 ton daha az kirlilik
Prius yakıt ve çevrecilik özellikleriyle dünyanın en çok satan hibrid otomobili oluyor. Geçtiğimiz yıl hibrid teknolojisinin 10. yılını kutlayan Toyota, bugün dünyada 1.7 milyonun üzerinde hibrid araç satışıyla lider durumda. 1997-2007 yılları arasında 1 milyona yakın Toyota Prius satıldı. 10 yıldır satılan Toyota Prius ile dünyaya 1 milyon 426 bin ton daha az karbondioksit (CO2) salınımı sağlanmış oldu.
Bir Toyota Prius her yıl 1 ton daha az karbondioksit (CO2) salınımı gerçekleştiriyor. Prius benzinli standart bir otomobile göre de yüzde 43 oranında daha az CO2 salıyor.
Tuesday, February 17, 2009 | Labels: Alternatif Yakıtlı Taşıtlar, Bilim, Ekonomi, Otomotiv, Yenilenebilir Enerji | 0 Comments
- Alternatif Yakıtlı Taşıtlar
- Alternative Energy
- Archieve
- Arkeoloji
- Bilim
- Çevre
- Economy
- Ekonomi
- Environment
- Genetik
- Health
- İnternet
- Inventions
- Kültür
- Life
- Material
- Mimari
- Nanotechnology
- Otomotiv
- Politics
- Politika
- Sağlık
- Sinema
- Technology
- Teknoloji
- Tıp
- Transportation
- Uzay
- Yaşam
- Yazılım
- Yeni Malzemeler
- Yenilenebilir Enerji