Dünya’nın En Eğik Binası
Abu Dabi'de inşaatı süren Capital Gate adlı gökdelen, dünyanın en eğik kulesi unvanını İtalya'daki Pisa Kulesi'nden aldı. Eğikliği 18 derece olan 160 metre yüksekliğindeki 35 katlı gökdelenin ünvanını Guinness tescil etti.
Birleşik Arap Emirlikleri basınının haberinde, 160 metre yüksekliğindeki 35 katlı "Capital Gate" adlı gökdelenin bu unvanının Guinness Rekorlar Kitabı tarafından kabul edildiği belirtildi.
Pisa Kulesi'nin aksine, mimarların gökdelenin 12. kattan itibaren eğik olmasını istedikleri kaydedildi.
İnşaatı bu yılın sonunda bitmesi planlanan ve beş yıldızlı bir otelle büroların bulunacağı gökdelenin eğikliğinin 18 derece olduğu, bu eğikliğin Pisa Kulesi'ninkinden dört kat fazla olduğu kaydedildi.
Bina olağandıişı bir dış taşıyıcı iskelete (diagrid) sahip, rüzgar ve sismin basınçlar ile oluşan gerilimleri absorblamak için tasarlanmış. Her bir ve tek tek bütün yapı elemanları orjinal bir geometriye sahipler. Capital Gate, Ortadoğu’nun diagrid kullanan ilk binası olma özelliğini taşıyor, Dünya’daki diğer örnekleri ise Londra’daki 30 St Mary Axe (Gherkin), New York’teki Hearst Kulesi ve Beijing’teki Bird Nest Stadyumu.
Sunday, June 06, 2010 | Labels: Kültür, Mimari | 0 Comments
Hayat Gittikçe Karmaşıklaşıyor
Baylar ve Bayanlar! Memleketin hali perişan. Büyük ekonomik kriz ve Irak'la Afganistan'da süren savaşlar belki de onlarca yıldır karşılaştığımız en büyük sorunları oluşturuyor;
Ve bu sorunların çözümü inanılmaz ölçüde karmaşık. Sözünü ettiğimiz bilmeceleri anlamaya çalışmak, evimizde inşa etmeye başladığımız bir şeyin zamanla anlayamadığımız bir âlete dönüşmesine benziyor. Bu âletin bir kullanım kılavuzu yok mu? Fişi çekilebilir mi? Yakıtı nereden aldığını bulabilirsek onu enerjisiz bırakıp kendi kendine durmasını umabilir miyiz? Ordunun Afganistan savaşı hakkındaki Power- Point slayt sunumuna bir göz atalım. Amerikan askeri stratejisinin karmaşıklığını dile getirmeyi amaçlayan ASİLER ve KOALİSYON KAPASİTESİ ve ÖNCELİKLER gibi sözcükler, onların çevresinde uçuşan oklar ve çapraz çizgiler... Yani tam bir labirent. Afganistan'daki Amerikan kuvvetlerinin başında bulunan General Stanley A. McChrystal, "Bu sunumu anladığımız gün savaşı kazandık demektir" diyor.
Bu arada, ekonomik çöküşümüze neden olan mali enstrümanları daha iyi anlamaya başladık. Artık biliyoruz ki, havalı bir sözcük olarak "egzotik" sıfatı yetmiyor. Sentetik olarak üretilmiş teminatlı borç yükümlülükleri kasten anlaşılmaz hale getiriliyor ve şeffaflığı en aza indirmeyi amaçlıyor. Güya risk değerlendirmesinde uzman olan A.I.G. gibi bir sigorta şirketi zaten bu ölümcül muammanın kurbanı olmuş ve batmamak için devletten 85 milyar dolar borç alması gerekmişti. Sağlık reformuyla ilgili tartışmanın nasıl bir kar maşıklık yarışına dönüştüğünü sezmişsinizdir. Meksika Körfezi'ndeki dev petrol sızıntısı bile öyle tuhaf bir hal aldı ki, kirliliğin dört bir yana dağılması karşısında yapabileceğiniz en iyi şey, bir yetkilinin olanları anlamasını ummak. Kom pleks veya girift denince eskiden ilerleme anlaşılırdı. Girift olmak, yeni bir cihazın heyecanını veya teknolojideki bir gelişmeyi ifade ederdi. Peki şimdi? Şimdi çağımızın en pahalı ve inatçı sorunları bu sözcükle açıklanıyor. Pençeleri uzayıp mobilyaları kemirmeye başlayan evcil bir hayvana benziyor karmaşıklığın durumu. Geçen yıl bu meseleyi derinlemesine inceleyen İngiliz dergisi New Scientist'teki bir makalenin başlığı, "Sonumuz Mu Geliyor?" idi. (Sonuç: belki.) Bu konuda epey kıyamet senaryosu var. Utah Üniversitesi'nden Antropolog Joseph Tainter'ın "Girift Toplumların Çöküşü" (The Collapse of Complex Societies) adlı kitabında bunun izini bulabilirsiniz. Tainter kitapta, Roma İmparatorluğu dâhil, üç eski medeniyeti inceliyor ve giriftliğin onları nasıl iflasa ve felakete sürüklediğini açıklıyor. Peki, yazar ABD'nin karşı karşıya kaldığı sorunların karmaşıklığına bakınca bir felaket görüyor mu? Belki. Tainter, kendisiyle yapılan bir röportajda, "Karmaşıklık size sezdirmeden sokulur" diyor. "Türlü yollarla gelişip serpilir. Ve bunların hepsi o an makul görünür. Afganistan'a girdiğimiz zaman bu bize makul görünmüştü.
Roma imparatorlarının yaptıkları şeyler, içinde bulundukları şartlara göre geliştirdikleri makul cevaplardı. Onları yorup bitiren şey, yapılanların toplam etkisiydi." Tainter sadeliğin nostaljik cazibesini pazarlamaya çalışmıyor. Akıllı bir hareket, çünkü buna kanacak fazla kimse yok. Televizyonların uzaktan kumandasına bulaşmadığı sürece insanların çoğu kompleks olana olumlu bakar. En azından anlaşılması güç fikirler ve eşyalarla ilgili olarak. Bunun bir sebebi, kompleks ürünlerin keskin ve etkileyici zekâlardan çıktığına inanmamız. Bir başka sebebi de, kompleks ile ilerlemeyi eşanlamlı saymamız. Neredeyse her meslek son yıllarda daha girift hale geldi. Texas A&M Üniversitesi'nden Muhasebe Profesörü Gary Giroux'nun örneğini vermek gerekirse, yeminli mali müşavirlerin öğrenmesi gereken bilgi ve kuralların hacminde adeta bir patlama yaşandı. Muhasebe dünyasının kutsal kitabı uğursuzluğunu gizlercesine, "Orijinal Bildiriler" adını taşıyor. Ve bu eser birkaç yıl önceki en sıkletli haliyle kabaca 10 bin sayfaydı. Giroux, 100 yıl önce muhasebe kurslarının bile olmadığını belirtiyor. Çünkü o zamanın muhasebecileri, içeriden bir hile yapılmasını önlemek için şirketlerdeki girdi-çıktıları kontrol eden insanlarmış sadece. Giroux, "1913'e kadar gelir vergisi diye bir şey yoktu" diyor ve ekliyor, "1930'lardaki Yeni Düzen'den önce Sermaye Piyasası Kurumu da yoktu." Bu da bizi sorunun en can sıkıcı yerine getiriyor. Çünkü giriftlik meselesi hayatımızı kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor.
Ontario'daki Schulich İşletme Fakültesi'nden Profesör Brenda Zimmerman, girift ve karmaşık arasında bir ayrım yapmamız gerektiğini belirtiyor. Onun dediğine göre aya roket göndermek girifttir, çünkü ayrıntılı modeller, matematik hesapları, incelikle işlenmiş ve uzmanca yazılmış birçok donanım ve yazılım ister. Çocuk yetiştirmekse karmaşıktır. Müthiş zor bir şeydir. Hesap ve modeller burada işe yaramaz. "Batılı toplumlardaki giriftlikten büyüleniyoruz" diyor Zimmerman. "Önünde saygıyla eğiliyoruz ve görevimiz olan basit soruları sormaktan kaçınıyoruz. Karmaşık bir konuyla karşılaştığımız zaman ise soru sormaya başlıyoruz" diyor. Oysa kompleks olanın iyi niyeti alt etmek gibi bir özelliği var. Yeni bir basitlik çağına özlem duymak anlamsız. Ve bu arada elimizden gelen tek şey, önerilen çözümlerin işe yarayacak kadar karmaşık olmasını ummak.
Thursday, May 13, 2010 | Labels: Kültür, Yaşam | 0 Comments
Bilimde Bugün; Çernobil Faciası
Tasarımındaki çatlaklar, insan hataları, Sovyet mühendislerinin Çernobildeki nükleer enerji santralinin reaktöründe kontrolü kaybetmelerine sebep oldu. Reaktör patladı ve radyasyon sızıntısı meydana geldi. Bir çok insan öldü, daha çok insan acı çekti. Sebep olduğu toplam kurbanların sayısı hala bilinmiyor.
Size biri nükleer felaket dediğinde muhtemelen 3 Mil Adası aklınıza gelmez. Windscale yangınınıda düşünmezsiniz. Hiroşima aklınıza bile gelmez, tabiki hemen Çernobil dersiniz.
İronik olarak bu felaket, nükleer enerji üretiminde, bu yöntemin ne kadar güvenli olduğuna dair bir güvenlik testi uygulaması sırasında meydana gelmiştir. Çernobil – Ukrayna’da(Eski Sovyetler birliğinin bir parçası), acil yardım bölümü ve enerji üretimi yapan 4ncü reaktörün 25 Nisanda test için kapatılması ile meydana gelmiştir. Mühendisler reaktörü %7 güçle çalıştırmaktayken, kontrol çubuklarının (Nükleer enerji sızıntısını engelleyen kontrol parçaları) çoğu nükleer kor yüzünden erimişti.
26 Nisan, gece 1.26’da 4ncü reaktörde aniden aşırı bir enerji yükselmesi oldu. Bu durum buhar patlamasına ve dışarı hidrojen sızmasına neden oldu.
Oksijen ile karışan hidrojen kimyasal bir reaksiyonu tetikleyerek kimyasal bir patlama olmasına neden oldu. Bu ikinci patlama reaktörün çatısının yerinden çıkıp fırlamasına ve radyoaktif koru dışarı atmasına neden oldu. Bu kadarlada kalmadı, çok yüksek enerjili radyoaktif parçacıkları ve gazları atmosfere bıraktı – bunun büyük kısmı Beyaz Rusya’ya doğru yol aldı.
Yol açtığı yangın ve temizliği trajikti ve iyi belgelenebildi. İtfaiyeciler yangını kontrol altına almak için olay yerinde çabalıyorlardı ve bu onların ölümcül seviyelerde radyasyona maruz kalmalarına neden oldu. Sabaha karşı saat 6.35’te yangın söndürüldü ancak açığa çıkmış radyoaktif kor hala yerinde duruyordu.
Sovyet mühendisleri çok karmaşık bir durum içerisinde kalmışlardı. İşçiler yüksek korumalı kıyafetler giyerek radyoaktif döküntünün ne kadar miktarda olduğunu belirlemeye çalışıyorlardı. Kurşun plakalarla etrafı tamamen kapatılmış kamyonlar ile temizlik ekibi olay yerine getirip götürülüyordu. Kurşun plakalar o kadar ağırdıki bu kamyonların çoğu bu yükü kaldıramıyordu. O zamanlarda yeni yeni icat edilmekte olan uzaktan kumandalı robotlarda sadece bir kaç dakika çalıştıktan sonra bozulup oldukları yerde kalıyorlardı. Bu temizlik ekibi sadece etraftaki binaların çatılarında çalışabiliyor ve aşırı radyasyon seviyesi yüzünden en fazla 40 saniye süresinde dışarıda durabiliyorlardı.
Radyo kontrollü bir buldozer Pripyat’ta
Helikopterler 5.000 ton kum, kurşun ve borik asidi radyasyonu engellemesi umuduyla havadan boşalttılar, ancak işe yaramadı.
Mühendisler en sonunda 20.000 ton beton ve kurşunu radyoaktif döküntü üzerine döktüler ve Aralık 1986’da radyasyon sızıntısı kontrol altına alınabildi. Betondan yapılan bu mezar odası günümüzde hala orada durmaktadır, ancak stabilitesi ve ne kadar zamanının kaldığı hakkında süpheler bulunmaktadır.
Radoaktif döküntünün kirlettiği bulutlar Ukrayna üzerinden Beyaz Rusya ve Rusya üzerine dağıldı. Tahmini olarak 300.000 kişi 18 millik bir güvenli mesafe dışarısına taşındı (Bu bölge daha sonraları Uzaylılaşma Bölgesi olarak anıldı) 50.000’i aşkın kişi hemen reaktörün yanında kurulan Pripyat şehrinden bir gecede uazaklaştırıldı.
Çernobil’in sebep olduğu ölümler iyi belgelenmemiştir. Resmi olarak 56 kişi radyasyon zehirlenmesi nedeni ile hayatını kaybetmiştir. Sovyet otoriteleri tarafından yapılan spekülasyonlar ile uzun vadede yol açtığı inanılmaz zararların üstü örtülmüştür. Kanser ve doğumlardaki bozukluklarda oluşan aşırı artışın sorumlusunun Çernobil olduğu kesindir ancak hiç bir zaman bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.
Enerji talebi nedeniyle çernobil patlamadan 14 yıl sonraya, Aralık 2000’e kadar işletilmiştir. Santralin 2065 yılında tamamen sökülerek, temizlenmesine karar verilmiştir. Bu gerçekleşene kadar rehberli turlar felaket bölgesine ziyaretçileri götürmektedir; Ukrayna Atomik Enerji Bakanlığı bir kaç yıl önce buna izin vermiştir.
Daniel Dumas , 26.04.10, Wired Magazine
Monday, April 26, 2010 | Labels: Bilim, Çevre, Kültür, Sağlık, Teknoloji, Yaşam, Yenilenebilir Enerji | 0 Comments
Rusya’nın Yeni Silikon Vadisi
Andrey Shtorkh, Apple şirketinin California'da büyük başarılar kazandığı dönemde, Sovyetlerin yüksek teknolojiye olan yaklaşımına birebir tanıklık etti.
Shtorkh, Ural Dağlarının derinliklerinde bulunan, ülkenin gizli bilim şehirlerinden Sverdlovsk- 45'teki bilim insanlarını koruyan tel örgülerde nöbet tutuyordu. Görünüşte bilim şehirleri, casuslardan korunmak için dış dünyaya kapatılmıştı. Ancak şehirlerin duvarları bilim insanlarını içeride tutarken, diğer Sovyet vatandaşlarını dışarıda bırakıyordu. Ülkedeki çoğu kişi açtı, ama dükkânlarında ithal yiyeceklerin bulunduğu bilim şehirlerinde hayat rahattı. Çocukların bile yaka kartı taktığı bu bilim adacıklarındaki güvenlik çok sıkıydı. Çalışanları ziyaret etmek isteyen akrabalar, aylar öncesinden başvuru yapıyordu. O zamanlar genç bir asker olan Shtorkh, "Dışa tamamen kapalı bilim merkezi, hapishane gibiydi" diyor. Shtorkh şu anda şaşırtıcı bir yeni girişimin tanıtımını yapıyor. Ekonominin petrole bağımlılığını azaltmak isteyen Rus hükümeti, Sovyet döneminden sonraki ilk bilim şehrini kuruyor.
Daha da inanılmaz olan şey ise, inşa halindeki bu şehrin Silikon Vadisini örnek alması. Silikon Vadisini taklit eden tek ülke Rusya değil. Örneğin, Malezya'da ormanlık bir alanda ağaçlar kesilip Cyberjaya adlı bilgisayar şehri kuruldu. Burada California'nın güney Körfez Bölgesi model alınmıştı. Çin'de Pekin yakınlarında ki Tianjin'de ve Fransa'da Nice yakınlarındaki Sophia Antipolis'te ileri teknoloji merkezleri var. Devlet yardımlarıyla kurulan bu merkezler, sonuçta özel şirketleri çekmekte ve onları teşvik etmekte başarılı oldu. Moskova yakınlarındaki bir köyün civarında bulunan Rus bilim merkezinin henüz bir adı yok. Merkez, ABD'deki teknoloji yuvasının canlılığını ve oradaki girişimcilik ruhunu örnek alıyor. Rusya'nın zengin bilim geleneği de fikirleri pazarlanabilir ürünlere dönüştürmekteki zayıflığı ile bilinir. Bu durum, Sovyetler Birliği'nin yıkılışının ve ülke ekonomisinin petrol ile madenlere olan tehlikeli bağımlılığının sebepleri arasında gösterilir. Ülke liderlerinin Silikon Vadisine gıpta ile bakmaları şaşırtıcı değil.
Projenin yöneticileri arasındaki zengin Rus işadamı Viktor F. Vekselberg, "Ülkenin bir atılıma ihtiyacı var. Kurulan bilim merkezi, ülke için sıçrama tahtası işlevi görebilir" diyor. Vekselberg, bilim merkezinin Rus bilimini kapitalist çağa uygun hale getirmek için gereken iş modellerinin "deneme alanı" olacağını belirtiyor. Bilim şehri faaliyete geçtiğinde, yenilikçi şirketlere sağlanacak cömert vergi teşvikleri ve devlet yardımları sayesinde, bilimsel fikirler geliştirilecek. Şirketler kârlı hale gelinceye kadar desteklenecek. Bilim merkezinin kamu ve özel sektör mensubu destekçileri, projenin Sovyet tarzı bilim şehri geleneğiyle üniversite odaklı teknoloji geliştirmeye dayalı Batı modellerini birleştireceğini söylüyor. Projeye şüpheyle bakanlar ise burada köklü bir Rus geleneğini tespit ediyor: Devlet gücünü kullanarak Batı'ya yetişmeye çalışmak. California Palo Alto merkezli bir girişim sermayesi şirketi olan ve yaşam bilimleri alanında faaliyet gösteren Helix Ventures'in kurucularından Evgeny V. Zaytsev, "Silikon Vadisinde işe yarayan süreçlerin Rusya'da da başarılı olması beklenemez. Devlet işe dâhil olacak, çünkü Rusya'da işler böyle yürür" diyor. Zaytsev, Silikon Vadisindeki Rus iş ortaklığı AmBar'ın danışma kurulunda da bulunuyor. Yeni bilim şehri, Kremlin bürokrasisinin merkezindeki Modernizasyon Komisyonu tarafından tasarlandı. Ancak Rus hükümetinin girişimcilerle ve bilim adamlarıyla ilişkileri gergin. Özel şirketlere baskı yapmak ve vergi yasalarını keyfi olarak uygulamak hâlâ güçlü bir gelenek.
Rusya'nın Silikon Vadisi olması beklenen merkezin yeri, bir başka iddialı projeye, Skolkovo işletme okuluna yakınlığı nedeniyle seçildi. Modern bir binada faaliyet gösteren okul, içlerinde Vekselberg'in de olduğu Rusya'nın yeni zenginlerinden gelen milyonlarca dolarlık bağışlarla kuruldu. Benzer projeler yıllar boyu sürüncemede kaldığı halde, şimdiki proje bir ay içinde hükümetçe onaylandı ve 200 milyon dolarlık devlet desteği aldı. Onay, güçlü başkan yardımcılarından Vladislav Surkov'un da aralarında bulunduğu üst düzey Kremlin yetkililerinin, Ocak ayında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne yaptığı ziyaretten bir ay sonra geldi. Surkov bilim şehrindeki yenilikçi şirketlerin, Rus ekonomisini boğan bürokrasiden uzak olacağını söylüyor.
Yeni bilim şehri, Başkan Dimitri Medvedev'in belirlediği öncelikli beş bilim alanındaki çalışmaları destekleyecek: iletişim, biyo-tıp, uzay çalışmaları, nükleer enerji ve enerji tasarrufu. Merkezde ayrıca değişik bilimsel disiplinler arasında fikir alışverişi yapılacak. Yetkililer Rusya'nın madenleriyle petrol kuyularından çok, ileri bilimsel yetenekleriyle tekrar öne çıkacağını söylüyor. Ülkedeki ileri teknoloji şirketlerinin sahipleri buna şüpheyle yaklaşıyor. Antivirüs yazılımları üreticisi Kaspersky Lab şirketinin kurucusu Yevgeny Kaspersky, bilim merkezini desteklediğini belirtirken, devletin rolünün vergi teşvikleri ve altyapıyla sınırlı kalması gerektiğini vurguluyor. Kaspersky, "Rusya'da çok yetenekli yazılım mühendisleri var ama başarılı şirket sayısı az. İnsanların zihinlerinde hâlâ bir demir perde var" diyor.
Tuesday, April 20, 2010 | Labels: Bilim, Kültür, Teknoloji | 0 Comments
Bilimde Bugün; İlk günlük süt
11.04.1879; Amerika Birleşik Devletlerinde ilk cam şişede günlük süt satışına başlandı. Bu hijyen ve tazelik bakımından bir dönüm noktasıydı.
Günlük süt şişeleri ortaya çıkana kadar insanlar sütü köylerden sağlıksız çeşitli kaplarla almak zorundaydı. Süt çoğu zaman tazeliğini koruyamıyor ve daha taşıma esnasında bozuluyordu. Echo Farms Daily şirketi 1879’da New York şehrinde ilk kez günlük süt satışını başlattı. Sütler günlük olarak Connecticut’tan getiriliyordu. Bazı müşteriler eczanelerde kutu içerisinde satılan ilaçlara benzettiği için cam şişedeki sütleri tüketme konusunda çekingen davransalarda sonraki yıllarda bütün ülkeye günlük süt yayıldı.
Süt şişelerinin taşınma ve kullanım esnasında kırılması çok fazla sayıda şişe üretimine ihtiyaç duyulmasına neden oluyordu. Ayrıca kamyonlar dolu süt şişelerini getiriyor, boşlarıyla geri dönüp, onları yeniden dolduruyorlardı ve bu temizlik açısından sorunlar ortaya çıkarıyordu. Üreticiler cam şişeler yerine tek kullanımlık karton kutular içerisine süt doldurmayı düşündüler. Bu karton kutuların iç tarafları balmumu ile kaplıydı ve çok çeşitli şekillerde üretildiler. Taşıma esnasında yerden kazanç sağlamak için piramit şeklinde veya şişe şeklinde üretilen modelleride olmuştur.
Günümüzde artık köylerden süt toplama alışkanlığımız kalmadı, bunun yerine heryerde bulunan marketlerden uzun süre dayanabilen sütleri alıyoruz. Hatta çoğu marka sütlerini günümüzde sadece karton kutularda satmakta.
http://dairyantiques.com/Wax_Milk_Containers.html
http://dairyantiques.com/Introduction_to_Milk_Bottle.html
Resim: An oil-field worker drinks a bottle of milk.
Russell Lee/Library of Congress
Saturday, April 10, 2010 | Labels: Kültür, Yaşam | 0 Comments
Erişkinlerin duyamadığı ses!
İngiltere’de, halka açık yerlerde toplanarak şamata yapan ve sorun çıkaran genç gruplarını dağıtmak için geliştirilen 500 sterlinlik "caydırıcı cihaz"ın yasaklanması isteniyor.
Piyasaya "Ultrasonik Çocuk Kaçıran" adıyla sürülen Mosquito (sivrisinek) marka cihaz, sadece kulakları sağlam olduğu için, 25 yaşın altındakiler tarafından duyulabilen ve yetişkinlerin duyamadığı frekansta ses üretiyor. (17 kilohertz)
İNGİLTERE’de "Ultrasonik Çocuk Kaçıran" adıyla piyasaya sürülen cihaz, gençlerin toplanarak problem yarattıkları alışveriş merkezleri gibi yerlerden uzaklaştırılması için en etkili silah olarak görülüyor.
Çıkardığı rahatsız edici sesle gençleri "sivrisinek gibi" kaçıran cihaz, dükkan sahipleri, resmi daireler ve çocuk çetelerinden rahatsız olan ev sahipleri tarafından kapış kapış alınıyor.
Ancak hükümet tarafından çocukların haklarını gözetmek için atanan görevli Al Aynsley-Green, cihazın masum çocukları da cezalandırdığını ve insan haklarına aykırı olduğunu savunarak yasaklanmasını istiyor. Aileler de cihazın çocukların işitme kabiliyetini uzun dönemde zedelediğinden yakınıyor. Al Aynsley-Green, cihazı kullananların bundan vazgeçmesi için bu hafta kampanya başlatacağını açıklarken İçişleri Bakanı Jacqui Smith’in ise genç çetelerle mücadele etmek için Mosquito cihazının kullanılmasını desteklediği bildiriliyor.
Polis kuvvetleri, toplu konut yönetimleri, tren yolu şirketleri ve özel şahıslar binlerce Mosquito cihazı aldı. Saniyede birkaç kesik kesik yüksek frekansta gürültü çıkaran cihazın reklamı, "Huzursuzluk çıkaran gençlerin para harcamaya hazır hakiki müşterileri kaçırabileceği" esasına dayandırılarak yapılıyor. Cihazın mucidi olan Gallerli Howard Stapleton’ın aynı teknolojiyi kullanarak sınıfta gençlerin duyabildiği, fakat öğretmenlerin duyamadığı telefon zil sesleri de geliştirdiği bildiriliyor.
Sesi indirmek için;
http://www.box.net/shared/z0k1uernlf
Ada gitti, kavga bitti
Hindistan ile Bangladeş arasındaki 30 yıllık ada sorunu, adanın sulara gömülmesi ile çözüldü.
Hindistan ile Bangladeş arasında, Bengal Körfezi'ndeki küçük bir kayalık ada yüzünden 30 yıla yakındır devam eden sorun, adanın sulara gömülmesiyle son buldu.
Kalküta'daki Jadavpur Üniversitesinden okyanus bilimci Sugata Hazra, küresel ısınma yüzünden yükselen su seviyesinin "sorunu çözdüğünü", New Moore adasının tamamen suya gömüldüğünü belirtti.
Hazra, adanın sulara gömüldüğünün uydu görüntüleriyle doğrulandığını ifade etti.
Okyanus Bilimi Araştırmaları Fakültesinden uzmanlar da Bengal Körfezi'nde son 10 yılda su seviyesinin önemli oranda yükseldiğine dikkati çekti.
Deniz seviyesinin 2000 yılına kadar yılda 3 milimetre, son 10 yılda ise her yıl 5 milimetre kadar yükseldiği ve en az 10 adanın daha risk altında olduğu kaydedildi.
Bangladeş, dünyanın küresel ısınmadan en çok etkilenen ülkelerinin başında geliyor. Yetkililer, 2050 yılına kadar deniz seviyesinin bir metre yükselmesi halinde ülkenin kıyı bölgelerinin yüzde 18'inin sulara gömüleceğini belirtiyor.
Yaşamın olmadığı New Moore adasında hem Hindistan, hem de Bangladeş hak iddia ediyordu. Hindistan, 1981 yılında adaya milisler göndererek bayrağını dikmişti.
Wednesday, March 24, 2010 | Labels: Çevre, Kültür, Politika | 0 Comments
Bu hamburger bir sene boyunca bozulmadı!
ABD'li bir beslenme uzmanı, McDonalds'tan aldığı menüyü bir yıl boyunca mutfağında bekletti. Menü neredeyse hiç değişim göstermedi.
Amerikalı beslenme uzmanı Joann Bruso, McDonalds'taki ürünlerde bulunan koruyucu maddelerin çocukların sağlıklı beslenmesi üstündeki etkilerini incelemek için enteresan bir deneye imza attı.
ABD, Colorado'da yaşayan Joann Bruso, McDonalds'ın hamburger ve patates kızartmasından oluşan Happy Meal menüsünü, ne kadar sağlıklı olduklarını görmek için, bir sene boyunca mutfağının bir rafında sakladı.
SİNEK VE BÖCEKLER BİLE KONMADI
Menüyü üstünü kapamadan sakladığını belirten Bruso, "Bu dönem içerisinde tabii ki birçok kez camları açık bıraktım. Ama sinekler ve böcekler bu menünün üzerine konmadı. Bu size neyi gösteriyor? Sinek ve böcekler bile bu yiyecek ile uğraşmıyor" dedi.
Sekiz torunu da olan 62 yaşındaki Bruso, sağlıklı beslenme konusunda ebeveynlere tavsiyeler verdiği blog'unda her gün hamburger ve patates kızartmalarının değişimini yazdı.
Ancak beklenenin aksine hamburger ve patates kızartması bir sene içerisinde çok az bir değişim gösterdi.
YEMEK DEDİĞİN BOZULMALIDIR
Amerikalı beslenme uzmanı deneyinin, bu gıdaların içinde yer alan koruyucu maddelerin ne kadar güçlü olduğunu ve bunun çocukların sağlığı üzerinde yol açabileceği olumsuz etkileri gösterdiğini söylüyor.
Bruso, "Yemek dediğin bozulmalıdır. Hatta beklettiğin zaman kokmalıdır. Eğer bunlar olmuyorsa, o gıda bozulmuyorsa, bu o gıdanın çocuklar için ne kadar sağlıksız olduğunu gösterir.
ABD'li beslenme uzmanı evinin bulunduğu bölgenin kuru, nemsiz bir iklime sahip olduğunu ve bunun da gıdaların bozulmamasında etkili olabileceğini söylüyor.
Friday, March 19, 2010 | Labels: Çevre, Kültür, Sağlık, Yaşam | 0 Comments
Mükemmele en yakın 10 otomobil
Dünya' üzerinde 1 milyara yakın otomobil dolaşıyor bunların genellikle hepsi aynı mantıkla yapılmışlar, 4 tekerlek üstünde bir kutu ve onu götüren içten yanmalı bir motor. Ancak geriye bakıldıgında bunlardan bazıları digerlerine gore kesinlikle daha üstünler…
Otomobilin günümüzde çoğu insan için bir tutku haline geldiği açık. Cogu arabadan anlayan insana göre son yıllarda üretilen arabaların karmasıklıkları ve farklı varyasyonları tamamen pazarlama taktigi ve bir şey ifade etmiyor. Ancak bazılarının gercekten bir ruhu var ve sürücüsüne farklı birşeyler vaad ediyor, digerlerinden ayrılıyor. Hiç bir arabanın mükemmel olmadıgını biliyoruz, ancak bazıları mükemmele yakın. Asagıdaki 10 arabada Dünya üzerinde mükemmele en yakın 10 tanesi.
Ferrari 250 GTO, 1962-1964
Performans, sürüş konforu ve sitilin mükemmel bir karışımı. En iyi spor arabası. En yakın rakibi Mercedes-Benz 300 SL “Gullwing” Ancak kaba tabirle basit bir eşitlik ortada: 12 Silindir > 6 Silindir.
47 yıl oldu ve efsane hala devam ediyor. 911 ortalarda dolanmaya başladıgından beri gittikçe daha iyi hale geliyor. Ortaya bir yarış koyun ve 911 muhtemelen onuda kazanacaktır. İlk günden beri aynı tasarım çizgisinde devam ediyor, genel bir evrim gecirmedi, işte en son cıkarılan modelide hibrit bir 911.
En yakın rakibi ise Chevrolet Corvette. ‘Vette, 911’den daha fazla ortalarda olmasına ragmen onun kadar iyi degil, ister nefret edin ister sevin yinede ZR1’in gercekten çok iyi bir otomobil oldugu kesin.
Volkswagen Type 1, aka Beetle, 1938-2002
Sadelik ve kararlılık bu arabayla bir anlamda. Neredeyse hiçbir değişiklik olmadan 1938’de Almanya’da Hitler’in halk arabası üretme fikriyle birlikte ortaya cıktı ve 2002’de Meksika’da 21.5 milyonuncusu üretilene kadar üretim hatlarının üstünde kaldı.
En yakın rakibi Toyota Corolla. Evet, Toyota 35 milyon adet Corolla sattı günümüze kadar, Dünya’nın en başarılı araba modeli ancak “Böcek” ondan biraz daha havalı.
Jeep CJ series, 1944-1986
Normandiya kumsallarından Rubicon kayalıklarına kadar Jeep’in gidemeyeceği neresi var? Hiç bir yer yok!
En yakın rakibi Toyota FJ. CJ değilde FJ. Neredeyse CJ kadar çok satıldı, Dünya’nın her tarafına oda ulaştı ancak ilk CJ vardı.
Mercedes-Benz W114/W115 and W123 series, 1968-1985
Mercedes 200 ve 300 modellerinden gerekli olandan 5 kat daha fazla üretti ve sattı. Bu araçlar önemli kişiler, krallar, diplomatları taşımak için gerektiği kadar lükstü, Mogadishu’da taksi olabilecek kadarda saglamdı. 2 kapılı, 4 kapılı, Wagon, adını siz koyun ve bunlar benzin, dizel, LPG ile çalışıyorlardı. Hatta dizel modelleri küçük bir oynama ile sebze yagıyla çalışabiliyor.
En yakın rakibi Volvo 2/ 7/ 9 series. Volvo, Mercedesin benzinle çalışan modeliydi.
Toyota Hilux / pickup, 1968-günümüz
Toyota Hilux ( ABD’de 95’ten beri Tacoma), büyük ihtimalle Dünya’nın en bilinen aracı. Onu heryerde her işi yaparken bulabilirsiniz. İnanılmaz büyüklükte riskleri üstünde taşımakta. Eger TopGear’daki elemanlar bunu parçalayamadıysa inanın parçalanamaz. (http://www.youtube.com/watch?v=J3uvx93QV1U)
En yakın rakibi Ford F Series. Ford 1925’te F serisi olarak akıllı bir tasarımla kamyoneti orataya cıkardıgından, Gümrük Yasaları ortaya çıkana kadar en çok satan kamyonetiydi. Ancak Hilux Dünya’nın heryerinde kullanılıyor ve herkes onu biliyor.
Mitsubishi Lancer Evolution series, 1992-günümüz
EVO hafif, kaba, saglam, hızlı, çirkin ve arkadasınız olmasını istemeyeceginiz her seye sahip özelliklerle ortaya cıktıgından beri tozu dumana katıyor. Onu kullananlar, gerçek arabanın EVO olduğunu söylüyorlar.
En yakın rakibi Nissan Skyline GT-R series. Saglam bi rakip ancak biz oyumuzu EVO’ya verdik. Ancak aşagıdan gelen alevlerinin sıcaklıgını hissediyoruz.
Honda Accord, 1975-günümüz
Bir kapı tokmagı kadar sade bir tasarımı var, sanki basit bir bakım yapılması ile sonsuza kadar çalışmaya devam edecek gibi. Yumuşak ama tutarlı, Starbucks kahvesi gibi. Bir cihaz olarak otomobilde son noktadır Accord.
En yakın rakibi Toyota Camry. Camry, Toyota’nın Accordu veya belkide Accord, Honda’nın Camry’si. Herneyse..
Ford Mustang, 1964-günümüz
Ford’un 50’li yıllarda Avrupa’daki küçük, sıska, tarz arabalara cevabıydı. Mustang Amerika’da Tay çılgınlığını başlattı. Orjinal ilk Mustang o kadar iyi dizayn edilmiştiki bunun için iğrenç Mustang II için Fordu affedebiliriz. 6 silindirli versiyonu bu Tayı inanılmaz hzlandırıyordu daha sonra 8 silindirlisi cıktı ve bonus puanlarda Carroll Shelby nin yaptıgı GT 350 ve GT 500 modifiyeleri için.
En yakın rakibi BMW 2002. BMW sedan spor arabayı bu araç ile ortaya çıkardı.
General Motors EV1, 1996-1999, ve Toyota RAV4 EV, 1997-2003 (berabere)
Bu seçimde iki araçta eşit kaldı. Gercekten zor bir secim oldu cunku EV1 bir sanat harikası ve elektrikli araçlar için bir dönüm noktasıydı, RAV4 ise 4 kapılı bir aracta ilk defa elektikli motor kullanmıstı ve kocaman bir tasıma kapasitesi vardı. Bu araçları kullanan herkes birşeyler sacmalıyor ancak hala yollarda dolasan bir kaç yüz adet RAV4 EV bize mühendislik ve kalitesini kanıtlıyor.
Chuck Squatriglia - Mart 2010
Tuesday, March 16, 2010 | Labels: Kültür, Otomotiv, Teknoloji, Yaşam | 0 Comments
137 yıllık bilim arşivi internette!
Dünyanın en eski popüler bilim dergisi Popular Science'ın 137 yıllık dev arşivine artık internetten ulaşılabiliyor.
Dünyanın en eski ve halen en çok satan popüler bilim dergisi Popular Science, tam 137 yıllık arşivini internete taşıdı.
Google Books işbirliğiyle www.popsci.com/archives adresinde kullanıcıya sunulan binlerce sayfa içinde, özel arama motoru kullanılarak sözcük veya sözcük grubu bazında arama yapılabiliyor. Arama sonucunda bulunan makaleler, yanında o makalenin yer aldığı sayının kapağı ve yayın bilgileriyle sıralanıyor.
Dahası görüntülenen makalenin sayfaları, ilk yayınlandığı tarihteki şekliyle, hatta o zamanki reklam ve ilanlar da dahil olmak üzere görüntüleniyor. Her sayı içinde de kelime bazında arama yapılabiliyor, bulunan kelimeler metinde sarıyla işaretleniyor.
İlk sayısı Mayıs 1872’de yayımlanan Popular Science dünyanın en eski popüler bilim dergisi ünvanını taşıyor. Eğitimli kesim için geniş kapsamlı bir bilim dergisi olarak yola çıkan dergi, 10 yıl sonra daha anlaşılır ve kitleleri kapsayıcı bir yayına dönüşüyor.
Dergide, Charles Darwin, Thomas Henry Huxley, Louis Pasteur, Henry Ward Beecher, Charles Sanders Peirce, William James, Thomas Edison, John Dewey ve James McKeen Cattell gibi pek çok bilim insanının makaleleri yer alıyor.
Popular Science arşiv arama motoruna buradan ulaşabilirsiniz.
Thursday, March 11, 2010 | Labels: Bilim, İnternet, Kültür, Yaşam | 0 Comments
%100 yenilebilir enerjiyle yaşayan bir ada
Küçük bir Danimarka adası teknik olarak %100 sürdürülebilir enerji kaynakları kullanıyor. Bu uygulama heryerde başarılı olabilirmi?
Danimarka adası Samso, neredeyse tamamen elektrik, ısı ve sıcak su kaynaklarından elde edilen yenilenebilir enerji kullanmakta. Adanın sahip olduğu tuhaf cazibe, birçok danirmarkalının yazın buraya gelmesini sağlıyor. Aynı zamanda Samso uzun bir geçmişten gelen kültüre sahip, örneğin kendine has mimarisiyle saman-çatılı evleri ile. Adada bir modernistin eski bir ahırı alıp, etrafını tamamen güneş enerjisi panelleri ile kaplayarak kurduğu Enerji akademisi şimdiye kadar ziyarete gelen 500.000’i aşkın turiste yenilenebilir enerji devrimi hakkında eğitim vermiş.
Adadaki 22 köy ve 4000’i aşkın insan için 11 tane bir megawattlık arazi tipi rüzgar türbini ve 10 tane 2 megawattlık dalga rüzgar türbini enerji üretiyor. Bunlar adada yaşayan insanların ihtiyacından daha fazla ve Samso 80 milyon kilowatt/saatlik rüzgardan elde edilmiş enerjiyi ihraç ediyor. Bu durumda adanın yenilenmeyen enerji (otomobil, kamyon, feribot yakıtları vs.) ile kaybettiği parayı dengelemesini sağlıyor.
Ada üzerindeki 50 metrelik 10 tane rüzgar türbini tarlaların ve köylerin üzerinde yükseliyor. Samso Enerji Akademisi direktörü Soren Hermansen, “Çocukluğumda bu tepeler, rüzgar türbinleri dikilene kadar sadece birer tümsekti” diyor. “Biz 300 senelik değirmenlere sahibiz. Buraya onları yapanlar çevresel etkileri veya kuşları düşündükleri için deği sadece burada güzel bir neden için olmaları gerektiği için yapmayı düşünmüşler. Bugünde aynısı gerçekleşiyor.”.
Kara tipi rüzgar türbinlerinden birinin üzerine tırmanıp motor kısmındaki bu devasa makineyi rüzgara karşı döndüren küçük dümeni görmek heyecan verici. Küçük bir alanda birbirine yakın 10 devasa dalga tipi rüzgar türbini daha bulunuyor. Bu türbinler en yüksek üretim için kendi etraflarında 360 derece dönebiliyorlar ancak bu türbin, fazla ısınmış vites kutusu yüzünden bakıma alınmış durumda.
Yedi Samso’lu çiftçi 5 senelik buğday ve çavdar samanı sağlamak için ısı satralleri ile anlaşma imzalamışlar. Yarım tonluk balyalar halinde depolanan samanların herbiri 1 varil petrolün verdiğinden daha fazla enerji sağlıyor. Bu balyalar bir makina ile kesilip biçiliyor ve bu parçalar vakum ile çekilerek küçük bir boru ile yan odadaki fırına veriliyor. Kışın en soğuk günlerinde 12'ye kadar sayıda balya burada öğütülebiliyor. Yakma işlemi sırasında ortaya çıkan karbondioksidi, samanların büyüme sırasında temizlediği karbondioksit dengeliyor. Brundby ve Ballen köylerinde yaşayan 260 kadar Samso’lu, ısı ve sıcak sularını yine saman yakarak sağlıyorlar. Fırın içerisinde 1.2 megawatt değerinde enerji ve 92.7 C dereceye kadar çıkabilen ısı üretilebiliyor. Artık olarak kalan kül ise çiftçilerin tarlalarına geri dönüyor.
Norby’de kurulan bölge ısıtıma merkezi, odun kırıntıları ile köylüler için sıcak su ve ısı üretiyor. Bir çok Samso’lu evine yüksek verimli odun fırınları, ocaklar veya şömineler yaptırmış ancak bunlar bölgesel ısıtma merkezine bağlantısı yapılamayan yerlerde yaşayan insanlar. Bu merkez adanın ihtiyacı olan ısı ve sıcak suyun tek başına %70ini karşılayabiliyor. Merkez ayrıca güneş ışınları yeterli seviyede olduğunda 2500 metrekarelik güneş panelleri ile ısı ve sıcak su üretiyor; özel üretilmiş 800 metre küplük izoleli tank bütün günde üretilen ısıyı (Neredeyse saatte 50 megawatt) depolayabiliyor.
En önemli konulardan biriside ısı izolasyonun sağlanması ve ısı kaybının olabildiğince az olabilmesi. Samso'da yaşayan insanlar evlerinde, geri dönüşümlü kağıttan yapılan özel bir izolasyon malzemesi kullanıyor.
Enerji akademisinin yeni bir projesi ise rüzgar türbinlerinin gece ürettiği enerjinin elektrolizer ile hidronjen üretilmesinde kullanılması. Hidrojenin ucuz olarak depolanarak fosil yakıtları yerine kullanılabilmesi sağlanırsa ekonomi açısındanda büyük faydalar sağlayacak. Samso’nun etrafını kaplayan diger yerlerdeki kömürle çalışan enerji santralleri ise uzaklardan görülüyor. Bu santralleriden her biri sadece bir ayda, Samso’nun şimdiye kadar üretilmesini önlediği karbondioksitten daha fazla salınım yapıyor.
January 19, 2010 by David Biello, Sciam
Saturday, February 06, 2010 | Labels: Alternatif Yakıtlı Taşıtlar, Bilim, Çevre, Ekonomi, Kültür, Teknoloji, Yaşam, Yeni Malzemeler, Yenilenebilir Enerji | 0 Comments
- Alternatif Yakıtlı Taşıtlar
- Alternative Energy
- Archieve
- Arkeoloji
- Bilim
- Çevre
- Economy
- Ekonomi
- Environment
- Genetik
- Health
- İnternet
- Inventions
- Kültür
- Life
- Material
- Mimari
- Nanotechnology
- Otomotiv
- Politics
- Politika
- Sağlık
- Sinema
- Technology
- Teknoloji
- Tıp
- Transportation
- Uzay
- Yaşam
- Yazılım
- Yeni Malzemeler
- Yenilenebilir Enerji