Avrupa'da Rahat Günler Geride Kaldı
Avrupa'daki bütçe açığı krizi sosyal devlet kavramını tehdit ediyor.
Bir zamanlar yaşam tarzı ç olan Batı Avrupa, birdenbire geçmişteki kazanımlarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Euroyu tehdit eden ve bütçe açığından kaynaklanan kriz, İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan bu yana Avrupa'daki sol eğilimli iktidarların yarattığı sosyal refah standartlarını zora sokuyor. Avrupalılar sosyal modelleriyle, uzun tatil ve erken emeklilikleriyle, ulusal sağlık sistemi ve kapsamlı sosyal yardım programlarıyla gurur duyarlardı. Vahşi Amerikan kapitalizmine karşı kendilerini örnek gösterirlerdi. Oysa aynı Avrupalılar NATO'nun koruması ve Amerika'nın nükleer şemsiyesi sayesinde askeri harcamalarını hep düşük tutabildiler. Aynı zamanda vergi oranlarını yüksek tutup bunu beşikten mezara kadar uzanan bir güvence ağına dönüştürebildiler. Nitekim AB'nin kuruluş prensiplerinden biri de "Koruyan Avrupa"dır. Ancak büyük bütçeli Avrupa hükümetleri artık zor durumda. Vergi gelirleri düşüyor, nüfus yaşlanıyor ve bütçe açıkları artıyor.
Üstelik kötü haberler bundan ibaret değil. Büyüme hızı ve doğum oranı düşen, ortalama ömrü uzayan Avrupa artık konforlu yaşam tarzını sürdürebilecek durumda değil. Bunun için en azından bir süre kemerleri sıkıp ciddi değişimler yapması gerekiyor. Yatırımcılara güven vermek isteyen ülkeler maaşlarda kesinti yapıyor, emeklilik yaşını yukarı çekiyor, çalışma saatlerini uzatıyor ve sağlık yardımlarıyla emeklilik maaşlarını düşürüyor. İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, "Şimdilik acil durum ilan ettik. Fakat çok geçmeden reform moduna geçmemiz gerekiyor. Asıl sorun 'reform açığı'" diyerek yapısal değişim ihtiyacına parmak basıyor.
Vatandaşlar harcamaları kısan hükümetlere şimdilik kötümserlik ve öfkeyle tepki veriyor fakat mevcut sistemin böyle sürdürülemeyeceğini de kabul ediyorlar. 25 yaşındaki Atinalı Aris İordanidis iktisat bölümünden mezun ve bir kitapçıda çalışıyor. İordanidis, Yunanistan'ın şişmiş kamu sektörünü ve oradaki çalışanları beslemek için yüksek vergi ödemek istemiyor. "Orada yıllar boyu kahve içip telefonda çene çalarak oturuyor, şişkin maaşlarla 50 yaşında emekli oluyorlar. Ama biz bu gidişle 70'imize kadar çalışmak zorunda kalacağız" diyor. 52 yaşındaki Romalı Aldo Cimaglia da fotoğrafçılık dersi veriyor ama emekli maaşından umudu yok. Cimaglia, "İflas edecekler, çünkü emekli sandığının kasasını dolduracak kimse kalmayacak" diyor. "Yalnızca benim değil, bu ülkenin de bir geleceği yok" diye ekliyor. Artık acilen değişim gerekiyor. Avrupa'da doğum oranları düşerken nüfus hızla yaşlanıyor. Geleneksel sanayiler Asya'ya kaydığı için işsizlik artmış durumda. Bölgenin dünya pazarlarında rekabet gücü de kalmadı.
Avrupa Komisyonu'na göre 65 yaşın üstünde olan Avrupalıların oranı 2050'de yaklaşık ikiye katlanacak. Oysa 1950'lerin gelişmiş ekonomilerinde her yedi çalışana bir emekli düşüyordu. 2050'ye gelindiğinde bu oran AB için 1,3'e 1 olacak. Fransız hükümeti için Avrupa'nın küresel ekonomideki yeri üstüne bir çalışma yapan Avukat Laurent Cohen- Tanugi, "Yalnızca Yunanistan, Portekiz ve İspanya'nın değil, bizim de rahat günlerimiz sona erdi" diyor. "Birçok Avrupalı sorunu bu çerçevede görmek istemiyor ama gerçek bu. Bir fırtınayla karşı karşıyayız. Artık eski sosyal refah modelinin yükünü kaldıramayız. Gerçek bir yapısal reforma ihtiyacımız var" diye ekliyor. 88 yaşındaki Parisli Malka Braniste ölen kocasının emekli maaşıyla geçiniyor.
49 yaşındaki gelini Dominique Alcan'la öğle yemeği yerken, "Gelecek nesiller için endişeliyim. Bir kenara para koymayanların eli boş kalacak" diyor. Alcan'sa gezici satış elemanı olarak daha uzun süre çalışmayı umuyor. "Fakat korkarım aynı rahata bir daha hiç erişemeyeceğim" diyor Alcan ve ekliyor, "63'üme geldiğimde işimi yapamayacağım, çünkü bu meslek çok fazla enerji istiyor." Sorunun ne kadar ciddi olduğunu görmek için istatistiklere bakmak yeterli. AB'de devletin gayri safi sosyal harcamaları 1980'de GSYİH'nın yüzde 16'sından 2005'te yüzde 21'ine yükselmiş (ABD'de bu oran 2005 için yüzde 15,9). Fransa halen yüzde 31'le AB'nin en çok harcama yapan ülkesi. Bu miktarın yüzde 44'ü emeklilik maaşları, yüzde 30'u da sağlık hizmetlerine ayrılıyor.
Sorunun Fransa'daki boyutları özellikle göz korkutuyor. Bu ülkede devletin yükümlülükleri komşularına göre hâlâ çok fazla. İsveç ve İsviçre'de 10 kişiden 7'si 50 yaşından sonra da çalışırken Fransa'da bu yaş grubunun ancak yarısı çalışıyor. Fransa'da emeklilik yaşı 60'ken Almanya, 1963'ten sonra doğanlar için bunu daha geçenlerde 67'ye yükseltti. Fransa'da savaş sonrası kuşağın da istihdam sektöründen ayrılmasıyla emeklilerin sayısı 2050'ye kadar olan süreçte yüzde 47 artacak. Oysa 60'ın altında olanların sayısında bir değişme beklenmiyor. Euro bölgesinin "yeni demokrasilerini" (Avrupa'nın demokratik ideallerini benimseyen, savaş sonrası dönemde Avrupa'nın siyasi nedenlerle bağrına bastığı Yunanistan, Portekiz ve İspanya) bekleyen sorunlarsa daha da acil. Euroya güvenerek müsrif devlet sistemleri kuran bu ülkeler artık değişmek zorunda. Borçlarını ödeyememe tehlikesiyle karşı karşıya kalan Yunanistan emeklilik maaşları artışını 3 yıllığına dondurdu ve emeklilik yaşını 65'e yükselten bir yasa tasarısı hazırladı. Burada kamu sektörü maaşları da donduruldu ve devlet çalışanlarına yapılan ek ödemelerde kesintiye gidildi.
Portekiz kıdemli kamu çalışanlarının maaşlarını yüzde 5 kıstı, vergileri artırdı ve büyük projeleri iptal etti. İspanya'ysa memur maaşlarını bu yıl yüzde 5 kısıyor, 2011'de donduruyor ve kamu projelerinde kesinti yapıyor. Fakat bu ülkeler gerçek bir rekabet gücü ve büyüme istiyorlarsa daha fazlasını yapmak zorundalar. En başta gelen ihtiyaçsa, personel almayı ve çıkarmayı fazla masraflı hale getirerek işsizliğin yüksek seyretmesine neden olan katı istihdam kurallarını değiştirmektir. Atina'daki kitapçıda aylık 800 euroya çalışan İordanidis, krizin olumlu bir yanı olabileceğini söylüyor. "Şu koca kokuşmuş sistemi baştan aşağı değiştirmemiz için bunu bir fırsat olarak değerlendirebilir ve gerçekten işleyen bir devlet yaratabiliriz" diyor.
31.05.2010 - STEVEN ERLANGER
Tuesday, June 01, 2010 | Labels: Ekonomi, Sağlık, Yaşam | 0 Comments
Yeni Bir Çığır Açmaya Aday; “Yapay Yaşam”
Amerikalı bilim adamları ilk sentetik yaşayan hücreyi geliştirdiler.
Araştırmacılar bakterinin genetik yazılımını oluşturarak ev sahibi hücre içine naklettiler. Sonuç olarak sentetik DNA’nın hücre içi yaşamı yönetmeye başladığı görüldü
Sentetik olan, doğal olanıyla tıpatıp aynı görünüyor.
Science dergisinde yayınlanan makale ile bu gelişme bilimsel bir mihenk taşı olarak yerini aldı, ancak bazı kritiklerde sentetik organizmaların büyük riskler taşıdığı yorumlarıda yapılmakta. Araştırmacılar sentetik bakterileri, ilaç ve yakıt üretimi ve atık gazların absorblanması işlerini görebilecek şekilde dizayn etmeyi umuyorlar.
Dr. Craig Venter’ın liderliğini yaptığı proje ekibi Maryland’daki J. Craig Venter Instute (JCVI)’te çalışmalarını yürütüyorlar. Daha önce sentetik bakteriyel genom oluşturan ekip bunu bir bakteriden başkasına aktarmışlardı. Şimdi araştırmacılar bu iki metodu birleştirerek Sentetik Hücre dedikleri organizmayı oluşturuyoarlar, tabiki sadece genomu sentetik.
Dr. Venter bunu bir hücre için yeni bir yazılım yazmaya benzetiyor. “Sonunda yeni yazılımı hücrenin içierisine giriyor ve hücre onu okuyor. Daha sonra organizma bu koda göre düzenleniyor”. Yeni oluşturulan sentetik bakteri milyarca sayıda kopyalandı, bütün kontrol yeni yapılan sentetik DNA üzerinden sağlandı. Dr. Venter, bunun yapay bir DNA tarafından tümüyle kontrol edilebilen ilk hücre olduğunu söylüyor.
Yeni bir Endüstriyel Devrim
Dr. Venter ve ekibi tamamen yeni bir dizayn ve kullanışlı mükemmel hücrelerin yapılabileceğini umuyor. “Onların yeni bir endüstriyel devrim yapmaya hazırlandıklarını düşünüyorum” diyor. “Eğer hücrelere gerçekten istedğimiz şeyi yaptırabilirsek, petrol kullanmaktan kurtulabiliriz, çevreye verilen zararı önlemiş oluruz.”
Ekip daha şimdiden ilaç ve yakıt şirketleri ile bunların üretimi için kullanılabilecek kromozomların geliştirilmesi ve tasarımı için çalışmalara başlamış. Bazı kesimlere göre ise yapay hücrelerin faydaları fazla abartılmakta. Bunların kontrolden çıkarak faydadan çok zarar vermesinin mümken olduğunu söylüyorlar.” Genewatch UK’dan, Dr. Helen Wallace, “ Eğer bir yeri temizlemek için bunlardan bırakırsanız, orada yeni bir kirlilik yaratmıs olursunuz” diyor. “Bunların çevresel etkilerinin ne olacağını tahmin edemeyiz”.
Dr. Wallece, “O bir tanrı değil” diyor, “Fazlasıyla oada bir insan; teknolojisine finansman desteği bulmaya çalışıyor ve kullanımı kısıtlayan yönetmeliklerden kaçınıyor.” Dr. Venter’sa yönetmeliklerin bu işin bilimsel yanıyla değil etnik etkileri hakkında olduğunu söylüyor. “2003’te ilk sentetik virüsü geliştirdiğimizde, yavaş yavaş etkilerin Beyaz Saray’a kadar ulaşıp, tartışıldığını gördük”
Oxford Universitesinden, Julian Savulescu", “ Riskler paralel değil, bu radikal araştırma ile birlikte askeri ve terörist amaçlardan korunmak için güvenlik araştırmalarıda yapmak zorundayız”. “Bu teknoloji gelecekte insanın yapabileceği en güçlü ve tehlikeli biyosilahların geliştirilebilmesine neden olabilir. Buarada amaç elmayı, kurdu yemeden yemeye çalışmaktır.”
Hayat Gittikçe Karmaşıklaşıyor
Baylar ve Bayanlar! Memleketin hali perişan. Büyük ekonomik kriz ve Irak'la Afganistan'da süren savaşlar belki de onlarca yıldır karşılaştığımız en büyük sorunları oluşturuyor;
Ve bu sorunların çözümü inanılmaz ölçüde karmaşık. Sözünü ettiğimiz bilmeceleri anlamaya çalışmak, evimizde inşa etmeye başladığımız bir şeyin zamanla anlayamadığımız bir âlete dönüşmesine benziyor. Bu âletin bir kullanım kılavuzu yok mu? Fişi çekilebilir mi? Yakıtı nereden aldığını bulabilirsek onu enerjisiz bırakıp kendi kendine durmasını umabilir miyiz? Ordunun Afganistan savaşı hakkındaki Power- Point slayt sunumuna bir göz atalım. Amerikan askeri stratejisinin karmaşıklığını dile getirmeyi amaçlayan ASİLER ve KOALİSYON KAPASİTESİ ve ÖNCELİKLER gibi sözcükler, onların çevresinde uçuşan oklar ve çapraz çizgiler... Yani tam bir labirent. Afganistan'daki Amerikan kuvvetlerinin başında bulunan General Stanley A. McChrystal, "Bu sunumu anladığımız gün savaşı kazandık demektir" diyor.
Bu arada, ekonomik çöküşümüze neden olan mali enstrümanları daha iyi anlamaya başladık. Artık biliyoruz ki, havalı bir sözcük olarak "egzotik" sıfatı yetmiyor. Sentetik olarak üretilmiş teminatlı borç yükümlülükleri kasten anlaşılmaz hale getiriliyor ve şeffaflığı en aza indirmeyi amaçlıyor. Güya risk değerlendirmesinde uzman olan A.I.G. gibi bir sigorta şirketi zaten bu ölümcül muammanın kurbanı olmuş ve batmamak için devletten 85 milyar dolar borç alması gerekmişti. Sağlık reformuyla ilgili tartışmanın nasıl bir kar maşıklık yarışına dönüştüğünü sezmişsinizdir. Meksika Körfezi'ndeki dev petrol sızıntısı bile öyle tuhaf bir hal aldı ki, kirliliğin dört bir yana dağılması karşısında yapabileceğiniz en iyi şey, bir yetkilinin olanları anlamasını ummak. Kom pleks veya girift denince eskiden ilerleme anlaşılırdı. Girift olmak, yeni bir cihazın heyecanını veya teknolojideki bir gelişmeyi ifade ederdi. Peki şimdi? Şimdi çağımızın en pahalı ve inatçı sorunları bu sözcükle açıklanıyor. Pençeleri uzayıp mobilyaları kemirmeye başlayan evcil bir hayvana benziyor karmaşıklığın durumu. Geçen yıl bu meseleyi derinlemesine inceleyen İngiliz dergisi New Scientist'teki bir makalenin başlığı, "Sonumuz Mu Geliyor?" idi. (Sonuç: belki.) Bu konuda epey kıyamet senaryosu var. Utah Üniversitesi'nden Antropolog Joseph Tainter'ın "Girift Toplumların Çöküşü" (The Collapse of Complex Societies) adlı kitabında bunun izini bulabilirsiniz. Tainter kitapta, Roma İmparatorluğu dâhil, üç eski medeniyeti inceliyor ve giriftliğin onları nasıl iflasa ve felakete sürüklediğini açıklıyor. Peki, yazar ABD'nin karşı karşıya kaldığı sorunların karmaşıklığına bakınca bir felaket görüyor mu? Belki. Tainter, kendisiyle yapılan bir röportajda, "Karmaşıklık size sezdirmeden sokulur" diyor. "Türlü yollarla gelişip serpilir. Ve bunların hepsi o an makul görünür. Afganistan'a girdiğimiz zaman bu bize makul görünmüştü.
Roma imparatorlarının yaptıkları şeyler, içinde bulundukları şartlara göre geliştirdikleri makul cevaplardı. Onları yorup bitiren şey, yapılanların toplam etkisiydi." Tainter sadeliğin nostaljik cazibesini pazarlamaya çalışmıyor. Akıllı bir hareket, çünkü buna kanacak fazla kimse yok. Televizyonların uzaktan kumandasına bulaşmadığı sürece insanların çoğu kompleks olana olumlu bakar. En azından anlaşılması güç fikirler ve eşyalarla ilgili olarak. Bunun bir sebebi, kompleks ürünlerin keskin ve etkileyici zekâlardan çıktığına inanmamız. Bir başka sebebi de, kompleks ile ilerlemeyi eşanlamlı saymamız. Neredeyse her meslek son yıllarda daha girift hale geldi. Texas A&M Üniversitesi'nden Muhasebe Profesörü Gary Giroux'nun örneğini vermek gerekirse, yeminli mali müşavirlerin öğrenmesi gereken bilgi ve kuralların hacminde adeta bir patlama yaşandı. Muhasebe dünyasının kutsal kitabı uğursuzluğunu gizlercesine, "Orijinal Bildiriler" adını taşıyor. Ve bu eser birkaç yıl önceki en sıkletli haliyle kabaca 10 bin sayfaydı. Giroux, 100 yıl önce muhasebe kurslarının bile olmadığını belirtiyor. Çünkü o zamanın muhasebecileri, içeriden bir hile yapılmasını önlemek için şirketlerdeki girdi-çıktıları kontrol eden insanlarmış sadece. Giroux, "1913'e kadar gelir vergisi diye bir şey yoktu" diyor ve ekliyor, "1930'lardaki Yeni Düzen'den önce Sermaye Piyasası Kurumu da yoktu." Bu da bizi sorunun en can sıkıcı yerine getiriyor. Çünkü giriftlik meselesi hayatımızı kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor.
Ontario'daki Schulich İşletme Fakültesi'nden Profesör Brenda Zimmerman, girift ve karmaşık arasında bir ayrım yapmamız gerektiğini belirtiyor. Onun dediğine göre aya roket göndermek girifttir, çünkü ayrıntılı modeller, matematik hesapları, incelikle işlenmiş ve uzmanca yazılmış birçok donanım ve yazılım ister. Çocuk yetiştirmekse karmaşıktır. Müthiş zor bir şeydir. Hesap ve modeller burada işe yaramaz. "Batılı toplumlardaki giriftlikten büyüleniyoruz" diyor Zimmerman. "Önünde saygıyla eğiliyoruz ve görevimiz olan basit soruları sormaktan kaçınıyoruz. Karmaşık bir konuyla karşılaştığımız zaman ise soru sormaya başlıyoruz" diyor. Oysa kompleks olanın iyi niyeti alt etmek gibi bir özelliği var. Yeni bir basitlik çağına özlem duymak anlamsız. Ve bu arada elimizden gelen tek şey, önerilen çözümlerin işe yarayacak kadar karmaşık olmasını ummak.
Thursday, May 13, 2010 | Labels: Kültür, Yaşam | 0 Comments
Bilimde Bugün; Çernobil Faciası
Tasarımındaki çatlaklar, insan hataları, Sovyet mühendislerinin Çernobildeki nükleer enerji santralinin reaktöründe kontrolü kaybetmelerine sebep oldu. Reaktör patladı ve radyasyon sızıntısı meydana geldi. Bir çok insan öldü, daha çok insan acı çekti. Sebep olduğu toplam kurbanların sayısı hala bilinmiyor.
Size biri nükleer felaket dediğinde muhtemelen 3 Mil Adası aklınıza gelmez. Windscale yangınınıda düşünmezsiniz. Hiroşima aklınıza bile gelmez, tabiki hemen Çernobil dersiniz.
İronik olarak bu felaket, nükleer enerji üretiminde, bu yöntemin ne kadar güvenli olduğuna dair bir güvenlik testi uygulaması sırasında meydana gelmiştir. Çernobil – Ukrayna’da(Eski Sovyetler birliğinin bir parçası), acil yardım bölümü ve enerji üretimi yapan 4ncü reaktörün 25 Nisanda test için kapatılması ile meydana gelmiştir. Mühendisler reaktörü %7 güçle çalıştırmaktayken, kontrol çubuklarının (Nükleer enerji sızıntısını engelleyen kontrol parçaları) çoğu nükleer kor yüzünden erimişti.
26 Nisan, gece 1.26’da 4ncü reaktörde aniden aşırı bir enerji yükselmesi oldu. Bu durum buhar patlamasına ve dışarı hidrojen sızmasına neden oldu.
Oksijen ile karışan hidrojen kimyasal bir reaksiyonu tetikleyerek kimyasal bir patlama olmasına neden oldu. Bu ikinci patlama reaktörün çatısının yerinden çıkıp fırlamasına ve radyoaktif koru dışarı atmasına neden oldu. Bu kadarlada kalmadı, çok yüksek enerjili radyoaktif parçacıkları ve gazları atmosfere bıraktı – bunun büyük kısmı Beyaz Rusya’ya doğru yol aldı.
Yol açtığı yangın ve temizliği trajikti ve iyi belgelenebildi. İtfaiyeciler yangını kontrol altına almak için olay yerinde çabalıyorlardı ve bu onların ölümcül seviyelerde radyasyona maruz kalmalarına neden oldu. Sabaha karşı saat 6.35’te yangın söndürüldü ancak açığa çıkmış radyoaktif kor hala yerinde duruyordu.
Sovyet mühendisleri çok karmaşık bir durum içerisinde kalmışlardı. İşçiler yüksek korumalı kıyafetler giyerek radyoaktif döküntünün ne kadar miktarda olduğunu belirlemeye çalışıyorlardı. Kurşun plakalarla etrafı tamamen kapatılmış kamyonlar ile temizlik ekibi olay yerine getirip götürülüyordu. Kurşun plakalar o kadar ağırdıki bu kamyonların çoğu bu yükü kaldıramıyordu. O zamanlarda yeni yeni icat edilmekte olan uzaktan kumandalı robotlarda sadece bir kaç dakika çalıştıktan sonra bozulup oldukları yerde kalıyorlardı. Bu temizlik ekibi sadece etraftaki binaların çatılarında çalışabiliyor ve aşırı radyasyon seviyesi yüzünden en fazla 40 saniye süresinde dışarıda durabiliyorlardı.
Radyo kontrollü bir buldozer Pripyat’ta
Helikopterler 5.000 ton kum, kurşun ve borik asidi radyasyonu engellemesi umuduyla havadan boşalttılar, ancak işe yaramadı.
Mühendisler en sonunda 20.000 ton beton ve kurşunu radyoaktif döküntü üzerine döktüler ve Aralık 1986’da radyasyon sızıntısı kontrol altına alınabildi. Betondan yapılan bu mezar odası günümüzde hala orada durmaktadır, ancak stabilitesi ve ne kadar zamanının kaldığı hakkında süpheler bulunmaktadır.
Radoaktif döküntünün kirlettiği bulutlar Ukrayna üzerinden Beyaz Rusya ve Rusya üzerine dağıldı. Tahmini olarak 300.000 kişi 18 millik bir güvenli mesafe dışarısına taşındı (Bu bölge daha sonraları Uzaylılaşma Bölgesi olarak anıldı) 50.000’i aşkın kişi hemen reaktörün yanında kurulan Pripyat şehrinden bir gecede uazaklaştırıldı.
Çernobil’in sebep olduğu ölümler iyi belgelenmemiştir. Resmi olarak 56 kişi radyasyon zehirlenmesi nedeni ile hayatını kaybetmiştir. Sovyet otoriteleri tarafından yapılan spekülasyonlar ile uzun vadede yol açtığı inanılmaz zararların üstü örtülmüştür. Kanser ve doğumlardaki bozukluklarda oluşan aşırı artışın sorumlusunun Çernobil olduğu kesindir ancak hiç bir zaman bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.
Enerji talebi nedeniyle çernobil patlamadan 14 yıl sonraya, Aralık 2000’e kadar işletilmiştir. Santralin 2065 yılında tamamen sökülerek, temizlenmesine karar verilmiştir. Bu gerçekleşene kadar rehberli turlar felaket bölgesine ziyaretçileri götürmektedir; Ukrayna Atomik Enerji Bakanlığı bir kaç yıl önce buna izin vermiştir.
Daniel Dumas , 26.04.10, Wired Magazine
Monday, April 26, 2010 | Labels: Bilim, Çevre, Kültür, Sağlık, Teknoloji, Yaşam, Yenilenebilir Enerji | 0 Comments
Apple’ın Yeni Oyuncağı; iPad
Apple şirketinin geliştirdiği iPad'in getirdiği yenilikler dünyayı ne kadar ilgilendiriyor? Ya da şöyle ifade edelim: Dünya küçük, ucuz ve Amerika'dan gelmeyen yenilikleri daha fazla önemsiyor olabilir mi?
Dünyanın birçok yerinde cep telefonu her şeye yetiyor. iPad'in satışa sunulmasıyla Amerika bir çılgınlığa kapıldı. Fakat burada yüz binler yeni iPad'lerinin ambalajını açadursun, diğer ülkeler cep telefonlarıyla belki de farklı bir geleceğe yelken açıyor. Amerika'daki hengâmenin arasında unutulan bir şey var: Küçücük cep telefonları bütün dünyada yeni teknolojilerin odağı haline geliyor. Brezilya'dan Hindistan'a, Güney Kore'den Afganistan'a kadar her yerde insanlar SMS mesajlarıyla iş arıyor, cep telefonuyla borç alıp veriyorlar. Maaşları cepten yatırılıyor. Telefonlarını fener, televizyon ve radyo olarak kullanıyorlar. Ve bunların hepsi çok küçük paralar karşılığında yapılıyor. Hindistan'da Reliance Communications adlı şirket 25 dolardan daha ucuza cep telefonu satıyor. Müşteriler aylık fatura ödemeden ülke içinde dakikası bir sente konuşuyor ve bir sente mesaj atıyorlar.
Ya en basit versiyonu için 499 dolar ödeyen ABDli iPad alıcıları? Üstelik ABD'de birçok bilgisayar bin doları, birçok akıllı telefon (smartphone) 100 doları aşkın fiyatlara satılıyor. Ve bu cihazlarla internete bağlamak için her ay ayrıca 100 dolar veya daha yüksek bir ücret ödenebiliyor. Bir kez daha Amerika bir yere, dünya başka bir yere gidiyor. Bant genişliğini sürekli olarak artıran Amerikalı teknoloji üreticileri hep daha gösterişli, daha maliyetli, daha yüksek ağ kapasitesi gerektiren ve birer itibar nesnesi haline gelen cihazlar yaratmanın peşindeler. Buna karşılık, gelişmekte olan ülkelerdeki teknoloji üreticileri ucuz ve basit cep telefonlarına giderek daha fazla kullanım alanı yaratmaya çalışıyorlar. Amerika, dünyanın cep telefonlarına olan aşkını paylaşmıyor. Geçen yıl Hindistan'dan döndüğümden beri burada ne kadar çok çağrının cevapsız bırakıldığını ve Hintliler için vazgeçilmez olan SMSlerin ne kadar az kullanıldığını görüp şaşırıyorum. Oysa internet üstünden gidip gelen mesajların haddi hesabı yok. Dünya Ekonomik Forumu ve Fransız işletme okulu Insead'ın geçenlerde yayınladığı bir rapora göre Amerikalılar, diğer iletişim teknolojilerinde başı çekmelerine rağmen, cep telefonu kullanımında 71 ülkenin gerisinde kalıyor. Bazı Amerikalıların hiç telefonu yok. Milyonlarca insan da, deyim yerindeyse, telefonun uzağında. Yani cihazları var ve kullanıyorlar, ama başka cihazlar da kullandıklarından telefon o kadar da önemli değil. Peki Kenya, Kolombiya, Güney Afrika öyle mi?
Bu gibi ülkeler Amerikalıları yüzyıldır birbirlerine bağlayan kablolu ağların gerektirdiği maliyetten kurtulmak için baz istasyonları kurdu. Ve cep telefonları onlar için kelimenin tam anlamıyla evrensel bir teknoloji haline aldı. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği'ne göre bu yıl dünyadaki toplam GSM aboneliği sayısının beş milyarı aşması bekleniyor. Bu, BM'in temiz tuvalet imkânına sahip olduğunu söylediği insan sayısından daha fazla. İşte, bu kadar çok insana ulaştığı ve hep yanınızda olduğu için; ucuz, paylaşılabilir ve kolayca tamir olduğu içindir ki, cep telefonu bugün küresel yeniliklerde bambaşka bir cephe açtı. Hindistan'ın teknoloji kenti Bangalore merkezli Babajon ve Filistinli Souktel şirketleri SMS yoluyla iş arama hizmetleri sunuyor. Afrika'da cep telefonları paraya yeni bir boyut getiriyor. Gelişmiş ülkelerdeki yaygın ödeme aracı plastik banka kartlarıdır. Oysa Kenya'daki PesaPal ve M-Pesa gibi projeler cep telefonunu kişisel para işlerinin odağına alıyor. Örnek olarak, bakkala gittiğinizde M-Pesa'yla nakdinizi cep telefonu parasına çeviriyor ve cihazınızla onu istediğiniz kişiye anında havale edebiliyorsunuz. Bu tip çözümler Afrika'da banka hesaplarının az olmasından kaynaklanıyor. Fakat böyle yöntemlerin daha müreffeh ülkelerde işe yaramayacağı anlamına gelmiyor bu. Örneğin kırsal kesimlerdeki küçük işletmeler böyle bir yöntemle yaygın kredi kartı sistemleri olmadan müşterilerinden kolaylıkla para tahsil edebilir. Telefon birçok ülkede toplum hayatının da merkezine oturdu. Afrika'nın kent merkezlerindeki kiliseler ayinleri cep telefonuyla kaydediyor, sonra yayınlanması için onları köylere iletiyorlar.
İran ve Moldova'da baskıcı hükümetlere karşı ayaklanmaları örgütlemek için insanlar cep telefonlarından yararlanılıyor. Hindistan'da seçimlerin izlenmesinde cep telefonları kullanılıyor. Adayların gelir ve adli geçmişleri hakkında seçmenler SMS mesajlarıyla bilgilendiriliyor. Tüm bunlar aslında dünyanın zengin ve yoksul ülkeleri arasında teknolojik bir uçurum olduğunu, ama bunun cihazların kendinden çok onların kullanımından kaynaklandığını düşündürtüyor. Ve akla şu soruyu getiriyor: İnternet devriminden bu kadar çok kazanan ABD, kalkınmakta olan ülkelerdeki milyarlarca insanın (şimdilik zengin olmayan ve kanaatkârlığın erdemiyle basit bir cep telefonuna sahip olan tüketicinin) küresel orta sınıfa katılmasından da faydalanabilecek mi? Amerika'daki yeni cihazlar elbette önemli kullanım alanları bulabilir ve bu yolla bir devrim niteliğine bürünebilir. Fakat bu icatlar acaba artık ihtiyaçtan değil de hırstan mı doğuyor? Amerika'daki iç talep hep daha ince, daha hızlı, daha gösterişli teknolojiler istiyor. Acaba bu istek, hâlâ temel ihtiyaçlarını karşılama derdindeki dış dünyanın işine yarayacak icatlar yapmayı Amerikalılar için daha mı zorlaştırıyor? Bazıları için bu doğru. Afrika'da çalışan ve yardım kuruluşları için FrontlineSMS adlı telefon mesaj hizmetini geliştiren İngiliz girişimci Ken Banks, durumu öyle görüyor. Banks, "Batıda çoğunlukla konuya tersinden bakılıyor. O yüzden ya illa bir sorun bulmaya çalışan çözümler üretiyor ya da sırf yapabildiğimizi göstermek için bir şeyi yapıyoruz" diyor.
Tuesday, April 20, 2010 | Labels: Ekonomi, Teknoloji, Yaşam | 0 Comments
Bilimde Bugün; İlk günlük süt
11.04.1879; Amerika Birleşik Devletlerinde ilk cam şişede günlük süt satışına başlandı. Bu hijyen ve tazelik bakımından bir dönüm noktasıydı.
Günlük süt şişeleri ortaya çıkana kadar insanlar sütü köylerden sağlıksız çeşitli kaplarla almak zorundaydı. Süt çoğu zaman tazeliğini koruyamıyor ve daha taşıma esnasında bozuluyordu. Echo Farms Daily şirketi 1879’da New York şehrinde ilk kez günlük süt satışını başlattı. Sütler günlük olarak Connecticut’tan getiriliyordu. Bazı müşteriler eczanelerde kutu içerisinde satılan ilaçlara benzettiği için cam şişedeki sütleri tüketme konusunda çekingen davransalarda sonraki yıllarda bütün ülkeye günlük süt yayıldı.
Süt şişelerinin taşınma ve kullanım esnasında kırılması çok fazla sayıda şişe üretimine ihtiyaç duyulmasına neden oluyordu. Ayrıca kamyonlar dolu süt şişelerini getiriyor, boşlarıyla geri dönüp, onları yeniden dolduruyorlardı ve bu temizlik açısından sorunlar ortaya çıkarıyordu. Üreticiler cam şişeler yerine tek kullanımlık karton kutular içerisine süt doldurmayı düşündüler. Bu karton kutuların iç tarafları balmumu ile kaplıydı ve çok çeşitli şekillerde üretildiler. Taşıma esnasında yerden kazanç sağlamak için piramit şeklinde veya şişe şeklinde üretilen modelleride olmuştur.
Günümüzde artık köylerden süt toplama alışkanlığımız kalmadı, bunun yerine heryerde bulunan marketlerden uzun süre dayanabilen sütleri alıyoruz. Hatta çoğu marka sütlerini günümüzde sadece karton kutularda satmakta.
http://dairyantiques.com/Wax_Milk_Containers.html
http://dairyantiques.com/Introduction_to_Milk_Bottle.html
Resim: An oil-field worker drinks a bottle of milk.
Russell Lee/Library of Congress
Saturday, April 10, 2010 | Labels: Kültür, Yaşam | 0 Comments
Erişkinlerin duyamadığı ses!
İngiltere’de, halka açık yerlerde toplanarak şamata yapan ve sorun çıkaran genç gruplarını dağıtmak için geliştirilen 500 sterlinlik "caydırıcı cihaz"ın yasaklanması isteniyor.
Piyasaya "Ultrasonik Çocuk Kaçıran" adıyla sürülen Mosquito (sivrisinek) marka cihaz, sadece kulakları sağlam olduğu için, 25 yaşın altındakiler tarafından duyulabilen ve yetişkinlerin duyamadığı frekansta ses üretiyor. (17 kilohertz)
İNGİLTERE’de "Ultrasonik Çocuk Kaçıran" adıyla piyasaya sürülen cihaz, gençlerin toplanarak problem yarattıkları alışveriş merkezleri gibi yerlerden uzaklaştırılması için en etkili silah olarak görülüyor.
Çıkardığı rahatsız edici sesle gençleri "sivrisinek gibi" kaçıran cihaz, dükkan sahipleri, resmi daireler ve çocuk çetelerinden rahatsız olan ev sahipleri tarafından kapış kapış alınıyor.
Ancak hükümet tarafından çocukların haklarını gözetmek için atanan görevli Al Aynsley-Green, cihazın masum çocukları da cezalandırdığını ve insan haklarına aykırı olduğunu savunarak yasaklanmasını istiyor. Aileler de cihazın çocukların işitme kabiliyetini uzun dönemde zedelediğinden yakınıyor. Al Aynsley-Green, cihazı kullananların bundan vazgeçmesi için bu hafta kampanya başlatacağını açıklarken İçişleri Bakanı Jacqui Smith’in ise genç çetelerle mücadele etmek için Mosquito cihazının kullanılmasını desteklediği bildiriliyor.
Polis kuvvetleri, toplu konut yönetimleri, tren yolu şirketleri ve özel şahıslar binlerce Mosquito cihazı aldı. Saniyede birkaç kesik kesik yüksek frekansta gürültü çıkaran cihazın reklamı, "Huzursuzluk çıkaran gençlerin para harcamaya hazır hakiki müşterileri kaçırabileceği" esasına dayandırılarak yapılıyor. Cihazın mucidi olan Gallerli Howard Stapleton’ın aynı teknolojiyi kullanarak sınıfta gençlerin duyabildiği, fakat öğretmenlerin duyamadığı telefon zil sesleri de geliştirdiği bildiriliyor.
Sesi indirmek için;
http://www.box.net/shared/z0k1uernlf
Ölümsüzlüğün sırrı bu hayvanda
Latince adı "turritopsis nutricula" olan ve Karayipler'de bulunan 4-5 milimetre çapındaki denizanası, dışarıdan canına kasteden olmazsa, kıyamet kopmadığı takdirde sonsuza kadar yaşabileceği daha önceki yıllarda keşfedilmişti.
4-5 mm çapındaki bir denizanası olan ‘Turritopsis Nutricula’, ömrünün sonuna geldiğinde ya da yaşamını sürdürebilecek uygun koşulları bulamadığında, denizanasına dönüşmeden önceki evrelerden olan ‘polip’e geri dönmekte, bir süre sonra da tekrar denizanası olmaktadır.
Bu buluş, birçok önemli buluş gibi, tesadüfen ortaya çıkmıştır. İtalyan bilim adamı Fernando Boero kişisel deneyleri için Turritopsis Nutricula’lardan birkaç tane akvaryuma koymuştur. Bazı nedenlerden dolayı deneyler ertelenmiş, Boero da denizanalarını unutmuştur. Akvaryum kurumuş ve tüm canlılar “ölmüştür”.
Sonradan bu durumu farkeden Boero çok üzülerek yeni denekler için akvaryumu temizlemeye koyulmuş. Ancak Boero, kibrit ucu kadar kuruyup kalan denizanalarını atmadan önce incelemeye karar vermiştir. Denizanalarının ölmediğini, tekrar yumurta haline dönüştüğünü farkeden Boero’nun şaşkınlığını tahmin edebilirsiniz.
Boero deneyini devam etmeye karar vermiş, hiçbir şeyi dokunmadan akvaryuma su doldurmuştur. Bir süre sonra gerçek bir mucize gerçekleşmiş, kurumuş yumurtalar polip’lere, polip’ler de yeni denizanasına dönüşmüştür.
Bilim adamları tropikal sularda yaşayan 'Turritopsis nutricula'nın okyanuslara, gemilerin limanlara girmeden önce attıkları safra sularıyla yayıldığını düşünüyor.
Uzmanlar 'Turritopsis nutricula'nın hücre yapısında görülen bu değişimi çözebilirse insanoğlu da ölümsüzlüğün kapısını aralayabilecek.
Sunday, March 21, 2010 | Labels: Bilim, Genetik, Tıp, Yaşam | 0 Comments
Bu hamburger bir sene boyunca bozulmadı!
ABD'li bir beslenme uzmanı, McDonalds'tan aldığı menüyü bir yıl boyunca mutfağında bekletti. Menü neredeyse hiç değişim göstermedi.
Amerikalı beslenme uzmanı Joann Bruso, McDonalds'taki ürünlerde bulunan koruyucu maddelerin çocukların sağlıklı beslenmesi üstündeki etkilerini incelemek için enteresan bir deneye imza attı.
ABD, Colorado'da yaşayan Joann Bruso, McDonalds'ın hamburger ve patates kızartmasından oluşan Happy Meal menüsünü, ne kadar sağlıklı olduklarını görmek için, bir sene boyunca mutfağının bir rafında sakladı.
SİNEK VE BÖCEKLER BİLE KONMADI
Menüyü üstünü kapamadan sakladığını belirten Bruso, "Bu dönem içerisinde tabii ki birçok kez camları açık bıraktım. Ama sinekler ve böcekler bu menünün üzerine konmadı. Bu size neyi gösteriyor? Sinek ve böcekler bile bu yiyecek ile uğraşmıyor" dedi.
Sekiz torunu da olan 62 yaşındaki Bruso, sağlıklı beslenme konusunda ebeveynlere tavsiyeler verdiği blog'unda her gün hamburger ve patates kızartmalarının değişimini yazdı.
Ancak beklenenin aksine hamburger ve patates kızartması bir sene içerisinde çok az bir değişim gösterdi.
YEMEK DEDİĞİN BOZULMALIDIR
Amerikalı beslenme uzmanı deneyinin, bu gıdaların içinde yer alan koruyucu maddelerin ne kadar güçlü olduğunu ve bunun çocukların sağlığı üzerinde yol açabileceği olumsuz etkileri gösterdiğini söylüyor.
Bruso, "Yemek dediğin bozulmalıdır. Hatta beklettiğin zaman kokmalıdır. Eğer bunlar olmuyorsa, o gıda bozulmuyorsa, bu o gıdanın çocuklar için ne kadar sağlıksız olduğunu gösterir.
ABD'li beslenme uzmanı evinin bulunduğu bölgenin kuru, nemsiz bir iklime sahip olduğunu ve bunun da gıdaların bozulmamasında etkili olabileceğini söylüyor.
Friday, March 19, 2010 | Labels: Çevre, Kültür, Sağlık, Yaşam | 0 Comments
Mükemmele en yakın 10 otomobil
Dünya' üzerinde 1 milyara yakın otomobil dolaşıyor bunların genellikle hepsi aynı mantıkla yapılmışlar, 4 tekerlek üstünde bir kutu ve onu götüren içten yanmalı bir motor. Ancak geriye bakıldıgında bunlardan bazıları digerlerine gore kesinlikle daha üstünler…
Otomobilin günümüzde çoğu insan için bir tutku haline geldiği açık. Cogu arabadan anlayan insana göre son yıllarda üretilen arabaların karmasıklıkları ve farklı varyasyonları tamamen pazarlama taktigi ve bir şey ifade etmiyor. Ancak bazılarının gercekten bir ruhu var ve sürücüsüne farklı birşeyler vaad ediyor, digerlerinden ayrılıyor. Hiç bir arabanın mükemmel olmadıgını biliyoruz, ancak bazıları mükemmele yakın. Asagıdaki 10 arabada Dünya üzerinde mükemmele en yakın 10 tanesi.
Ferrari 250 GTO, 1962-1964
Performans, sürüş konforu ve sitilin mükemmel bir karışımı. En iyi spor arabası. En yakın rakibi Mercedes-Benz 300 SL “Gullwing” Ancak kaba tabirle basit bir eşitlik ortada: 12 Silindir > 6 Silindir.
47 yıl oldu ve efsane hala devam ediyor. 911 ortalarda dolanmaya başladıgından beri gittikçe daha iyi hale geliyor. Ortaya bir yarış koyun ve 911 muhtemelen onuda kazanacaktır. İlk günden beri aynı tasarım çizgisinde devam ediyor, genel bir evrim gecirmedi, işte en son cıkarılan modelide hibrit bir 911.
En yakın rakibi ise Chevrolet Corvette. ‘Vette, 911’den daha fazla ortalarda olmasına ragmen onun kadar iyi degil, ister nefret edin ister sevin yinede ZR1’in gercekten çok iyi bir otomobil oldugu kesin.
Volkswagen Type 1, aka Beetle, 1938-2002
Sadelik ve kararlılık bu arabayla bir anlamda. Neredeyse hiçbir değişiklik olmadan 1938’de Almanya’da Hitler’in halk arabası üretme fikriyle birlikte ortaya cıktı ve 2002’de Meksika’da 21.5 milyonuncusu üretilene kadar üretim hatlarının üstünde kaldı.
En yakın rakibi Toyota Corolla. Evet, Toyota 35 milyon adet Corolla sattı günümüze kadar, Dünya’nın en başarılı araba modeli ancak “Böcek” ondan biraz daha havalı.
Jeep CJ series, 1944-1986
Normandiya kumsallarından Rubicon kayalıklarına kadar Jeep’in gidemeyeceği neresi var? Hiç bir yer yok!
En yakın rakibi Toyota FJ. CJ değilde FJ. Neredeyse CJ kadar çok satıldı, Dünya’nın her tarafına oda ulaştı ancak ilk CJ vardı.
Mercedes-Benz W114/W115 and W123 series, 1968-1985
Mercedes 200 ve 300 modellerinden gerekli olandan 5 kat daha fazla üretti ve sattı. Bu araçlar önemli kişiler, krallar, diplomatları taşımak için gerektiği kadar lükstü, Mogadishu’da taksi olabilecek kadarda saglamdı. 2 kapılı, 4 kapılı, Wagon, adını siz koyun ve bunlar benzin, dizel, LPG ile çalışıyorlardı. Hatta dizel modelleri küçük bir oynama ile sebze yagıyla çalışabiliyor.
En yakın rakibi Volvo 2/ 7/ 9 series. Volvo, Mercedesin benzinle çalışan modeliydi.
Toyota Hilux / pickup, 1968-günümüz
Toyota Hilux ( ABD’de 95’ten beri Tacoma), büyük ihtimalle Dünya’nın en bilinen aracı. Onu heryerde her işi yaparken bulabilirsiniz. İnanılmaz büyüklükte riskleri üstünde taşımakta. Eger TopGear’daki elemanlar bunu parçalayamadıysa inanın parçalanamaz. (http://www.youtube.com/watch?v=J3uvx93QV1U)
En yakın rakibi Ford F Series. Ford 1925’te F serisi olarak akıllı bir tasarımla kamyoneti orataya cıkardıgından, Gümrük Yasaları ortaya çıkana kadar en çok satan kamyonetiydi. Ancak Hilux Dünya’nın heryerinde kullanılıyor ve herkes onu biliyor.
Mitsubishi Lancer Evolution series, 1992-günümüz
EVO hafif, kaba, saglam, hızlı, çirkin ve arkadasınız olmasını istemeyeceginiz her seye sahip özelliklerle ortaya cıktıgından beri tozu dumana katıyor. Onu kullananlar, gerçek arabanın EVO olduğunu söylüyorlar.
En yakın rakibi Nissan Skyline GT-R series. Saglam bi rakip ancak biz oyumuzu EVO’ya verdik. Ancak aşagıdan gelen alevlerinin sıcaklıgını hissediyoruz.
Honda Accord, 1975-günümüz
Bir kapı tokmagı kadar sade bir tasarımı var, sanki basit bir bakım yapılması ile sonsuza kadar çalışmaya devam edecek gibi. Yumuşak ama tutarlı, Starbucks kahvesi gibi. Bir cihaz olarak otomobilde son noktadır Accord.
En yakın rakibi Toyota Camry. Camry, Toyota’nın Accordu veya belkide Accord, Honda’nın Camry’si. Herneyse..
Ford Mustang, 1964-günümüz
Ford’un 50’li yıllarda Avrupa’daki küçük, sıska, tarz arabalara cevabıydı. Mustang Amerika’da Tay çılgınlığını başlattı. Orjinal ilk Mustang o kadar iyi dizayn edilmiştiki bunun için iğrenç Mustang II için Fordu affedebiliriz. 6 silindirli versiyonu bu Tayı inanılmaz hzlandırıyordu daha sonra 8 silindirlisi cıktı ve bonus puanlarda Carroll Shelby nin yaptıgı GT 350 ve GT 500 modifiyeleri için.
En yakın rakibi BMW 2002. BMW sedan spor arabayı bu araç ile ortaya çıkardı.
General Motors EV1, 1996-1999, ve Toyota RAV4 EV, 1997-2003 (berabere)
Bu seçimde iki araçta eşit kaldı. Gercekten zor bir secim oldu cunku EV1 bir sanat harikası ve elektrikli araçlar için bir dönüm noktasıydı, RAV4 ise 4 kapılı bir aracta ilk defa elektikli motor kullanmıstı ve kocaman bir tasıma kapasitesi vardı. Bu araçları kullanan herkes birşeyler sacmalıyor ancak hala yollarda dolasan bir kaç yüz adet RAV4 EV bize mühendislik ve kalitesini kanıtlıyor.
Chuck Squatriglia - Mart 2010
Tuesday, March 16, 2010 | Labels: Kültür, Otomotiv, Teknoloji, Yaşam | 0 Comments
- Alternatif Yakıtlı Taşıtlar
- Alternative Energy
- Archieve
- Arkeoloji
- Bilim
- Çevre
- Economy
- Ekonomi
- Environment
- Genetik
- Health
- İnternet
- Inventions
- Kültür
- Life
- Material
- Mimari
- Nanotechnology
- Otomotiv
- Politics
- Politika
- Sağlık
- Sinema
- Technology
- Teknoloji
- Tıp
- Transportation
- Uzay
- Yaşam
- Yazılım
- Yeni Malzemeler
- Yenilenebilir Enerji