Yeni Bir Çığır Açmaya Aday; “Yapay Yaşam”
Amerikalı bilim adamları ilk sentetik yaşayan hücreyi geliştirdiler.
Araştırmacılar bakterinin genetik yazılımını oluşturarak ev sahibi hücre içine naklettiler. Sonuç olarak sentetik DNA’nın hücre içi yaşamı yönetmeye başladığı görüldü
Sentetik olan, doğal olanıyla tıpatıp aynı görünüyor.
Science dergisinde yayınlanan makale ile bu gelişme bilimsel bir mihenk taşı olarak yerini aldı, ancak bazı kritiklerde sentetik organizmaların büyük riskler taşıdığı yorumlarıda yapılmakta. Araştırmacılar sentetik bakterileri, ilaç ve yakıt üretimi ve atık gazların absorblanması işlerini görebilecek şekilde dizayn etmeyi umuyorlar.
Dr. Craig Venter’ın liderliğini yaptığı proje ekibi Maryland’daki J. Craig Venter Instute (JCVI)’te çalışmalarını yürütüyorlar. Daha önce sentetik bakteriyel genom oluşturan ekip bunu bir bakteriden başkasına aktarmışlardı. Şimdi araştırmacılar bu iki metodu birleştirerek Sentetik Hücre dedikleri organizmayı oluşturuyoarlar, tabiki sadece genomu sentetik.
Dr. Venter bunu bir hücre için yeni bir yazılım yazmaya benzetiyor. “Sonunda yeni yazılımı hücrenin içierisine giriyor ve hücre onu okuyor. Daha sonra organizma bu koda göre düzenleniyor”. Yeni oluşturulan sentetik bakteri milyarca sayıda kopyalandı, bütün kontrol yeni yapılan sentetik DNA üzerinden sağlandı. Dr. Venter, bunun yapay bir DNA tarafından tümüyle kontrol edilebilen ilk hücre olduğunu söylüyor.
Yeni bir Endüstriyel Devrim
Dr. Venter ve ekibi tamamen yeni bir dizayn ve kullanışlı mükemmel hücrelerin yapılabileceğini umuyor. “Onların yeni bir endüstriyel devrim yapmaya hazırlandıklarını düşünüyorum” diyor. “Eğer hücrelere gerçekten istedğimiz şeyi yaptırabilirsek, petrol kullanmaktan kurtulabiliriz, çevreye verilen zararı önlemiş oluruz.”
Ekip daha şimdiden ilaç ve yakıt şirketleri ile bunların üretimi için kullanılabilecek kromozomların geliştirilmesi ve tasarımı için çalışmalara başlamış. Bazı kesimlere göre ise yapay hücrelerin faydaları fazla abartılmakta. Bunların kontrolden çıkarak faydadan çok zarar vermesinin mümken olduğunu söylüyorlar.” Genewatch UK’dan, Dr. Helen Wallace, “ Eğer bir yeri temizlemek için bunlardan bırakırsanız, orada yeni bir kirlilik yaratmıs olursunuz” diyor. “Bunların çevresel etkilerinin ne olacağını tahmin edemeyiz”.
Dr. Wallece, “O bir tanrı değil” diyor, “Fazlasıyla oada bir insan; teknolojisine finansman desteği bulmaya çalışıyor ve kullanımı kısıtlayan yönetmeliklerden kaçınıyor.” Dr. Venter’sa yönetmeliklerin bu işin bilimsel yanıyla değil etnik etkileri hakkında olduğunu söylüyor. “2003’te ilk sentetik virüsü geliştirdiğimizde, yavaş yavaş etkilerin Beyaz Saray’a kadar ulaşıp, tartışıldığını gördük”
Oxford Universitesinden, Julian Savulescu", “ Riskler paralel değil, bu radikal araştırma ile birlikte askeri ve terörist amaçlardan korunmak için güvenlik araştırmalarıda yapmak zorundayız”. “Bu teknoloji gelecekte insanın yapabileceği en güçlü ve tehlikeli biyosilahların geliştirilebilmesine neden olabilir. Buarada amaç elmayı, kurdu yemeden yemeye çalışmaktır.”
Ölümsüzlüğün sırrı bu hayvanda
Latince adı "turritopsis nutricula" olan ve Karayipler'de bulunan 4-5 milimetre çapındaki denizanası, dışarıdan canına kasteden olmazsa, kıyamet kopmadığı takdirde sonsuza kadar yaşabileceği daha önceki yıllarda keşfedilmişti.
4-5 mm çapındaki bir denizanası olan ‘Turritopsis Nutricula’, ömrünün sonuna geldiğinde ya da yaşamını sürdürebilecek uygun koşulları bulamadığında, denizanasına dönüşmeden önceki evrelerden olan ‘polip’e geri dönmekte, bir süre sonra da tekrar denizanası olmaktadır.
Bu buluş, birçok önemli buluş gibi, tesadüfen ortaya çıkmıştır. İtalyan bilim adamı Fernando Boero kişisel deneyleri için Turritopsis Nutricula’lardan birkaç tane akvaryuma koymuştur. Bazı nedenlerden dolayı deneyler ertelenmiş, Boero da denizanalarını unutmuştur. Akvaryum kurumuş ve tüm canlılar “ölmüştür”.
Sonradan bu durumu farkeden Boero çok üzülerek yeni denekler için akvaryumu temizlemeye koyulmuş. Ancak Boero, kibrit ucu kadar kuruyup kalan denizanalarını atmadan önce incelemeye karar vermiştir. Denizanalarının ölmediğini, tekrar yumurta haline dönüştüğünü farkeden Boero’nun şaşkınlığını tahmin edebilirsiniz.
Boero deneyini devam etmeye karar vermiş, hiçbir şeyi dokunmadan akvaryuma su doldurmuştur. Bir süre sonra gerçek bir mucize gerçekleşmiş, kurumuş yumurtalar polip’lere, polip’ler de yeni denizanasına dönüşmüştür.
Bilim adamları tropikal sularda yaşayan 'Turritopsis nutricula'nın okyanuslara, gemilerin limanlara girmeden önce attıkları safra sularıyla yayıldığını düşünüyor.
Uzmanlar 'Turritopsis nutricula'nın hücre yapısında görülen bu değişimi çözebilirse insanoğlu da ölümsüzlüğün kapısını aralayabilecek.
Sunday, March 21, 2010 | Labels: Bilim, Genetik, Tıp, Yaşam | 0 Comments
Sadece sivrisineği öldüren lazer
Sistem sıtmayı yayan dişi sivrisinekleri bile erkeklerinden ayırabiliyor.
Amerikalı bilimadamları, başka böceklere zarar vermeden sadece sivrisinekleri öldüren yeni bir lazer sistemi geliştirdiler.
National Geographic'in haberine göre, dünyanın en öldürücü hastalıklarından sıtmayla mücadelede etkin bir silah olarak kullanılması beklenen, elde taşınabilir cihaz Intellectual Ventures tarafından Bill ve Melinda Gates Vakfı'nın sağladığı mali kaynakla geliştirildi.
Mucitleri, sistemin tamamen ucuz tüketici elektroniği parçalarından geliştirdiklerini belirttiler.
Sistemi oluştururken, "foton perdesi" adını verdikleri bir alan içinde kızılötesi ışınlarla sadece sivrisinekleri tespit eden cihaz, kelebek, bal arısı gibi diğer böceklere zarar vermiyor, aynı zamanda kanat çarpmalarına göre erkek ve dişi sivrisinekleri de ayırt edebiliyor.
İnsanları sadece dişi sivrisinekler ısırıyor.
Tropikal bölgelerde sivrisinekler tarafından yayılan sıtma hastalığından her yıl yaklaşık 1 milyon insan hayatını kaybediyor.
http://bits.blogs.nytimes.com/2010/02/12/using-lasers-to-zap-mosquitoes/
400 yıl önce soyu tükenen 1 tonluk urus sığırı canlandırılacak.
Yaklaşık 400 yıl önce soyu tükenen 1 tonluk urus sığırı, kemiklerinden elde edilen genetik malzeme kullanılarak yeniden yaratılacak.
Prehistorik çağdan kalan duvar resimlerinde sıkça rastlanan urus sığırı kopyalanacak. En az 400 yıl önce nesli tükenen hayvanın fosillerinden genetik haritasını çıkarmayı başaran İtalyan genetikçiler, bu materyali kullanarak urusu yeninden üretmeyi deneyecek.
Avrupa ormanlaırnda yaşayan ve 400 yıldır izine rastlanmayan yaban sığırı urus, günümüzdek evcil sığırların atası sayılıyor. Urus yaklaşık 1 ton ağırlığında ve 2 metre yüksekliğinde.
Genetikçiler, urusun kemiklrinden elde edilen DNA’ları kullanarak günümüzdeki bir sığırı dölleyecek. Embryo aşamasında genetik müdahalelerde bulunacak olan ekip, urusun genlerinin ceninde hakim olmasını sağlayacak. Böylece doğan yavru urus türünün bir örneği olacak.
Çalışma Campania, İtalya’daki Deneysel Bioteknoloji Konsorsiyumu tarafından yürütülüyor. Ekip lideri Donato Matassino, ilk genetik eşleştirme çalışmalarına başladıklarını ve sonuçları beklediklerini bildirdi.
Urusun son örneği olan bir dişinin, Polonya’da bir ormanda 1627 yılında öldüğü ve böylece türün tükendiği kayıtlarda yer alıyor.
Urusu yeniden yaratma denemelerinin son örneği, Nazi iktidarı sırasında Hitler’in emriyle Almanya’da gerçekleşmişti. Çalışma başarısız oldu ve rafa kalktı.
10 yılda 10 devrim
Son 10 yıla damgasını vuran bu 10 bilimsel devrim sayesinde ne Dünya ne de üzerindeki yaşam eskisi gibi olacak.
Mars'ta su bulunmasından yüzyılın deneyi olarak adlandırılan Büyük Hadron Çarpıştırıcısına, Eris cüce gezegeninin ortaya çıkartılmasından klonlamaya, bilim dünyasının son 10 yılda kaydettiği ilerlemeler bir büyük bilim atılımının adımları sayılabilir. Zira bu bilimsel zaferler sayesinde ne Dünya ne de üzerindeki yaşam eskisi gibi olacak.
İşte son 10 yıla damgasını vuran devrim niteliğindeki bilimsel keşif ve gelişmeler:
1. BÜYÜK HADRON ÇARPIŞTIRICISI
Yüzyılın en büyük deneyi olarak kabul edilen 10 milyar dolarlık araştırmada, Büyük Hadron Çarpıştırıcısıyla, 14 milyar yıl önce evrenin doğumuna yol açtığına inanılan Büyük Patlama ortamının yaratılması amaçlanıyor.
İsviçre'nin Cenevre kentindeki yeraltı tünelinde yapılan deneyde geçen yıl ilk kez çalıştırılan atom çarpıştırıcısı, bir ton helyumun tünele sızmasına yol açan elektrik bağlantısı arızası yüzünden kapatıldı. Bu yılın sonlarında yapılan ve gelecek yıl yapılacak asıl çarpıştırma operasyonunun provası olarak görülen "Atlas" adlı deneyde ise 1,18 trilyon elektrot volt gücünde, karşı yönlerde yol alan iki parçacık ışınının çarpışmayı doğurduğu açıklandı.
Çarpıştırıcının katedral büyüklüğündeki dev odasında bulunan belli başlı dört detektörden biri, ilk yüksek enerjili proton çarpışmasını dünya rekoru olarak kaydetti. Çarpıştırıcının enerjisi aşama aşama artırılmaya devam edecek.
Deney sırasında tünel boyunca ayrı yönlerde iki proton huzmesi veriliyor. Işın demetleri ayrı istikametlerde, ışık hızına yakın bir süratle halka şeklindeki tünelde yol alıyor. Proton ışınlarının birbiriyle büyük bir enerjiyle çarpışmasının ardından bilim adamları, kozmosun doğasını kavramaya yarayacak yeni parçacıklar görmeyi umuyor.
2. KÖK HÜCREDE BÜYÜK DEVRİM
Japon bilim adamı Şinya Yamanaka, Kasım 2007'de, insan embriyosu kullanmadan kök hücre üretilebileceğini kanıtlayarak bilim dünyasının kanını donduracak bir atılıma imza attı.
Yamanaka, Kyoto Üniversitesi laboratuvarında, insan embriyosu kullanmadan kök hücre üretilebileceğini, farelerden alınan deri hücreleri üzerinde genetik oynama yaparak gösterdi. Araştırmayla elde edilen kök hücrenin insan embriyosu kullanılmadan üretilmesi, kök hücre çalışmalarına izin vermeyen çevreleri rahatsız etmeyecek olması dolayısıyla da büyük önem taşıyor.
Kısaca iPS olarak adlandırılan, yeni geliştirilmiş kök hücre tipi, yetişkin deri hücrelerine dört gen yerleştirerek ortaya çıkardı. Vücuttaki 220 hücre tipinden herhangi birinin sayısız kopyasını oluşturma yeteneğine sahip embriyonik kök hücreler gibi davranmaya başlayan iPS hücreleri, hastanın kendi yetişkin hücrelerinden türetildiği için bağışıklık sistemi tarafından reddedilme riski taşımıyor. iPS hücreleri, embriyolardan türetilmediğinden büyük bir ahlaki ve dini soruna yol açmıyor.
3. DÜŞÜNCE GÜCÜYLE MEKANİK HAREKET
Beynin har,tasını çıkarma yolunda son on yılda atılan dev adımların başında, bedensel hareketlerin kontrolü sırasında beyinde oluaşn elektromanyetik akımları tespit edebişmekti. Nort Carolina Üniversitesi’nden bilimciler, bir maymunun beynine belli noktalara yerleştirdikleri elektrotlarla bu elektrik komutşarı bilgisayara taşımayı ve maymunun bir mekanik kolu hareket ettirmesini sağlamayı başardı. Bu deney farklı üniversitelerce tekrarlandı ve geliştirildi.
Son gelinen noktada İtalyan bilimciler, 2 Aralık 2009’da kamuoyuna sergiledikleri sistemle, kolunu bir trafik kazasında kaybetmiş bir insanın sinirlerine bağlı mekanik bir kolu hareket ettirmesini sağlayabildi. Sinir sistemindeki bu gelişmeler, çok da uzak olmayan bir gelecekte, uzuvlarını kaybetmiş veya felçli hastaların hayatını oldukça kolaylaştıracak robotik protezler geliştirilmesine olanak sağlayacak.
4. CÜCE GEZEGEN ERİS
Tanımı konusunda gökbilimcileri ikiye ayıran ve en sonunda "cüce gezegen" sınıfında yer almasına karar verilen Eris, 2005 yılında keşfedildi.
Eris, keşfinden sonraki ilk yılında güneş sisteminin 10. gezegeni olarak anılırken, Uluslararası Astronomi Birliğinin gezegen tanımını yayımlamasının ardından "cüce gezegen" sınıfına sokuldu.
Buzullarla kaplı gezegenin yeni statüsü, kendisinden daha küçük olan Plüton'un da "cüce gezegen" kabul edilmesine yol açtı ve güneş sistemindeki gezegen sayısı Astronomi Birliğinin kararıyla 8'e düşürüldü.
Keşfedilen gezegene, tanımı üzerindeki tartışmalar nedeniyle, mitolojide kavga ve nifak tanrıçası olarak bilinen Eris'in adı uygun görüldü.
Plüton'dan yaklaşık 115 kilometre daha geniş olan Eris, güneş sistemindeki en uzak gezegen olarak biliniyor. Eris'in güneşten uzaklığı 14,5 milyar kilometreyi buluyor. 2005 yılında yapılan gözlemlerde Eris'in bir de uydusu bulunduğu keşfedildi ve bu uyduya Dysnomia adı verildi.
Eris'in yörüngesi, Güneş sistemindeki diğer gezegenlerin yörüngesel düzlemine 45 derece eğik konumda bulunuyor. Bu eğim yüzünden 2005 yılına kadar gözlerden uzak kaldığı düşünülen Eris, Güneş'in çevresindeki turunu 560 yılda tamamlıyor.
5. 7 MİLYON YILLIK KAFATASI
Afrika'nın Çad çöllerinde 2001 yılında bulunan ve 6-7 milyon yıllık olduğu tahmin edilen kafatası, insanoğlunun atasına dair tartışmaların merkezi haline geldi.
Toumai adı verilen kafatasını bulan Michel Brunet liderliğindeki Poitiers Üniversitesi ekibi, kafatasının bir insansıya, insanların atasına ait olduğunu duyurdu.
Bilim dünyasında bu görüşe karşı çıkanlar da oldu. Bir kısım bilim adamı, kafatasını, maymunlarla insan arasındaki kayıp halka olarak kabul ederken, bir diğer kısım bunun bir gorile ait olduğu tezini savundu.
Soyağacında halen belirsiz bir yere sahip olan Toumai'nin karakteristik özelliklerinde hem insan, hem de maymunla bağlantılar kuruldu, ancak halen nihai bir sonuca varılamadı. Bazı bilim adamları, bulunan kafatasından yola çıkarak, insansıların 7 milyon yıl iki ayak üzerinde yürüdüğü iddiasını da ortaya attı.
6. GÜNEŞ SİSTEMİNİN DIŞINDAKİ GEZEGENLER
Evrende yalnız olmadığımızı ispatlamaya yönelik araştırmaların odak noktasında bulunan güneş sisteminin dışındaki gezegenlere ilişkin keşiflerin tarihi, 1990'lı yılların başlarına dayanıyor. Bu yıllarda, güneş sisteminin dışında keşfedilen gezegen sayısı tek haneli sayılarla gösterilirken, 2000 yılında 20 kadar gezegen daha bulundu ve bu sayı son 10 yılda yüzlerce olarak anılmaya başladı.
Dünyaya trilyonlarca kilometre uzaklıkta bulunan bazı gezegenlerin teleskoplarla fotoğrafları çekilebildi. Keşfedilen 400'den fazla gezegenin büyük bölümünün, Jüpiter ve Satürn gibi devasa gaz gezegeni olduğu açıklanırken gökbilimciler çalışmalarını, yaşam izine rastlayabileceklerini düşündükleri Dünya benzeri gezegenler üzerinde yoğunlaştırdı.
7. KLONLAMA
Klonlama çağı, 1997 yılında ilk memelinin, Dolly adı verilen bir koyunun klonlanmasıyla başladı.
Dolly'i 2000 yılında bir maymun takip etti ve dünyanın farklı yerlerinde birçok araştırmacı, bu iki örneğin ardından at, inek ve kedi gibi birçok hayvan türünü klonlamayı başardı.
2001 yılında Güney Asya öküzü, 2009 yılında ise bir deve ile bir bizon klonlandı.
8. MARS'TA SU BULUNMASI
Kızıl Gezegen Mars'ta su bulunduğu iddiası doğrulandı. NASA, uzay aracı Phoenix'in, suyun varlığını kanıtlamakla kalmadığını, suya temas ettiğini açıkladı.
Mayıs ayından bu yana Mars'ın yüzeyini, mekanik kolunu kürek yerine kullanarak inceleyen robotun, gezegenin daha önce tahlil edilmemiş bölgesinde suyla karşılaştığı belirtildi.
9. MİCRO-RNA
İlk kez 1993 yılında keşfedilen, ancak adını 2001 yılında alan microRNA'lar, sağlık ile hastalık arasında önemli bir rolü bulunan genetik şifre parçacıklarından oluşuyor.
Genin nasıl çalıştığını kontrol eden hücrelerin düzenli çalışması için ihtiyaç duyulan dengenin sağlanmasına yardımcı olan bu parçacıklar işlevini kaybettiğinde hastalıklar ortaya çıkıyor.
MicroRNA'ların bu nedenle yeni ilaçların keşfinde çok büyük önemi bulunduğuna inanılıyor.
10. GENOM HAYVANAT BAHÇESİ
Uluslararası bir çalışma olan Genom Hayvanat Bahçesi projesiyle, bir organizmanın DNA'sında kayıtlı genetik bilgilerin tamamına ulaşılmasında maliyetin düşürülmesi amaçlanıyor.
635 milyon avroya ve 10 yıllık bir çalışmaya mal olan proje, hücrelerin nasıl çalıştığının ortaya çıkarılmasına ve hastalıkların sayısız metotla araştırılmasına katkıda bulunuyor.
Bilim adamları, Genom 10K adı verilen Genom Hayvanat Bahçesini yaratarak, 10 bin omurgalı türün kayıtlı genetik bilgilerinin tamamına ulaşmayı amaçlıyor.
Wednesday, December 30, 2009 | Labels: Bilim, Genetik, İnternet, Kültür, Sağlık, Teknoloji, Tıp, Uzay, Yaşam, Yazılım, Yeni Malzemeler, Yenilenebilir Enerji | 0 Comments
2009'da keşfedilenler…
Bir yılı geride bırakırken bilim adamları birçok tür hakkında araştırmalarına devam etti ve insanlık hakkında da yeni keşiflere imza attı.
Binlerce yıldır doğada yaşayan canlı türleri hakkında araştırmalar yapılıyor. İnsanlığın bilgisinin en fazla olduğu canlının ise doğal olarak kendisi. Fakat aksine halen insan vücudunun ve beyninin bilinmeyen birçok yönü var. Peki benliğimizi ve kendimizi keşfetmeye çıkıtğımız yolculukta 2009 yılında ne kadar yol aldık? Yıl içinde insanlık hakkında keşfedilen yeni bilgiler:
BEBEK YAĞI YOK OLMUYOR
Bebeklik çağında insanların sahip olduğu kahverengi yağın büyüme sürecinde ortadan kaybolduğu ve vücüdun sıradan yağ depo ettiğine inanılıyordu. Fakat New England Tıp Dergisi'nde yayımlanan bir makaleye göre kahverengi yağ yok olmuyor az miktarda vücutta depo edilmeye devam ediyor. Bilimadamları kahverengi yağın vücudun yağlanmasında dengeliyici bir rol üstlendiğini açıkladılar ve bu keşfin obezite hastalığına kesin ve doğal bir çözüm olacağının altını çizdiler.
BAKTERİLERLE YAŞIYORUZ
'İnsan mikrobiyom projesi' sayesinde bilimadamları vücdumuzda yaşayan birçok bakteriyi de keşfetti. Yeni alınan sonuçlara göre vücudumuz çeşitli bölgelerinde özellikle derimizde birçok bakteri türü yaşamını sürdürüyor. En çok bakteri çeşidinin yaşadığı bölge ise 44 bakteri çeşidiyle dirsekle bilek arasındaki bölge.
GECE KUŞLARI DAHA DİKKATLİ
‘Erken kalkan erken yol alır’ sözü günümüzde çok kullınıyor fakat bilimsel olarak bu durum pek verimli olmuyor. ‘Erkenci’ler ve ‘gece kuşları’nı inceleyen bir araştımada, iki grubun uyandıktan 1.5 saat ve 10.5 saat sonraki dikkat seviyeleri ölçüldü.
Sonuçlara göre iki grubunda dikkat seviyesi de uyandıktan 1.5 saat sonra aynı, fakat uyandıktan 10.5 saat sonra yapılan testlerde ‘erkenci’ler sınıfta kaldı. Geç uyanan test grubu 10.5 saat sonraki dikkat testinde çok daha başarılı oldular.
SAĞIMA KONUŞ!
Bu yıl yapılan bir araştırmaya göre, eğer insanlar birinden iyilik istiyorsa o kişinin sol kulağından çok sağ kulağına doğru konuşmayı tercih ediyor. Araştırmaya göre bunun sağ kulağa doğru gelen istekler kabul edilme konusunda daha şanslı. Bilimadamları sağ kulağı gelen sesin muhtemelen beynin sol kısmıyla yorumlandığını ve bu bölgenin de sözlü bilgileri daha iyi algıladığını söyledi.
BİRDEN FAZLA İŞ YAPMAYIN!
Eğer bir insan birçok işi aynı anda yapabiliyorsa gerçekten işinde en iyisi olduğu düşünülür. Fakat biliadamlarının yaptığı araştırmalar sonucu bu iddia çürüttü. Sürekli birçok işi yapan insanların, yapılan tek bir işi yaparken harikalar yaratabilecekken birçok iş yaptığında performansının oldukça düştüğü gözlemlendi. Bu kişilerin birçok işi tamamlamasının çok uzun sürdüğü, işleri teker teker ele aldıklarında ise çok başarılı oldukları ispatlandı.
BEBEKLER ANADİLİNDE AĞLIYOR
Almanya’da yapılan araştırmada birkaç günlük çocukların ağladıkları zaman çıkardıkları sesin anadillerine benzediği keşfedildi. Araştırmacılar, yaptığı deneylerde, Fransız bebeklerin ağlarken Fransızca'daki gibi sürekli yükselen sesler kullandığını fakat Alman bebeklerin Almanca'da olduğu gibi alçalan sesler kullandığını ortaya koydu.
ÇOCUKLARIN ÇOĞUNDA D VİTAMİNİ EKSİK
ABD’de yapılan bir araştırma çocukalrın yüzde 70’ine yakınında yeterli D vitamini olmadığını gösterdi. Araştırmacıların ‘şok edici’ olarak yorumladığı gerçek, uzmanlar tarafından bozuk beslenme ve az Güneş ışığına bağlandı. D vitamini eksikliği kemik ve kalp hastalıkları gibi ciddi sorunlara yol açıyor.
AYNI EVDE BAŞLAYANLAR BOŞANIYOR
Denver Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre, evlenmeden önce aynı evi paylaşan çiftlerin evlilikleri çok uzun süreli olmuyor. Araştırmaya göre, evlenmeden önce beraber yaşamaya başlayan çiftlerin daha mutsuz bir evlilikleri oluyor ve boşanmayla sonuçlanıyor.
NEDEN HEMEN YÜRÜYEMİYORUZ?
Bilim insanları neden insanların zürafa veya atlar gibi doğar doğmaz yürüyemediğini araştırdı. Çünkü insanlar ancak doğumdan 1 yıl sonra iki ayak üstünde durup yürümeye başlayabiliyor. Memelilerin yürümeye başlama yaşı türden türe değişiklik gösteriyor.
Geçtiğimiz yılda yapılan araştırma, yürüme olayının memelilerin tümünde beynin aynı bölgesindeki gelişime bağlı olduğunu ortaya koydu.
'Acını iliklerimde hissediyorum'...
diyen pek çok kişinin fiziksel olarak gerçekten de böyle hissedebildiği ortaya çıktı.
İngiliz bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, başkalarının acısını hissettiklerini söyleyen kişilerin bunu söylerken beyinlerinde acı hissiyle bağlı bölgelerde hareketliliğin arttığı gözlendi.
Araştırma kapsamında 108 üniversite öğrencisi, yaralı atletler ve iğne yapılan hastalar gibi acı veren durumların görüntülerine maruz bırakılırken, öğrencilerden üçte ikisi, en az bir görüntüde sadece duygusal bir tepki göstermekle kalmayıp acıyı hissettiklerini söyledi.
Bilim adamları, acı veren görüntüler karşısında acı hissettiklerini söyleyen ve söylemeyen her iki gruptan öğrencilerin beyinlerinde duygu merkezlerinde hareketlilik görürken, acıyı hissettiklerini söyleyenlerin beyinlerinin acıyla bağlantılı bölgelerinde daha fazla hareketlilik dikkati çekti.
Sonuçları Pain dergisinin aralık sayısında yayımlanan araştırmayı yapan bilim adamlarından, Birmingham Üniversitesi öğretim görevlisi Stuart Derbyshire, bulgunun, en azından bazılarının, yaralanan veya acı çektiklerini söyleyen kişileri gözlemlerken gerçek bir fiziksel tepki gösterdiklerini doğruladığını söyledi. Derbyshire, acıyı hissettiklerini söyleyen kişilerin korku filmleri ve televizyonda rahatsız edici görüntüleri izlemekten kaçınma eğiliminde olduklarını da kaydetti.
Thursday, December 24, 2009 | Labels: Bilim, Genetik, Tıp | 0 Comments
Yalnız bakteri tehlikelidir!
Tek başına bırakılan bakterilerin bu durumdan kurtulmak için ürettiği kimyasallar, vücutta yayılma hızını da artırıyor. Tespit, kanser hücreleri için de geçerli olabilir.
Bakterilerin de, insanlar gibi, uzun süre bir hücreye kapatıldıklarında kaçmaya çalıştıkları ve bunun için bazı işlevsiz genlerini aktive ederek özel kimyasalar ürettiği tespit edildi. Bu kimyasallar bakterinin bulaşıcılık derecesini de son derece artırıyor.
New Mexico ve New Hampshire üniversitelerinden bilimciler, yalnızlık durumunun bakteriler üstündeki etkilerini araştırdı. Araştırma bakterilerinde insanlar gibi bulunduğu durumdan kurtulmak için çaba gösterdiğini ortaya koyuyor.
Araştırma, tek bir bakterinin sebeb olduğu enfeksiyondan oluşan kanserli hücrelerin nasıl ölümücül bir tümöre dönüştüğünü açıklamaya çalışıyor.
New Mexico Üniversitesi’nden Jeff Brinker, laboratuar ortamı dışında da bakterilerin tek başına kaldığı bir çok biyolojik ortam olduğunu, fakat bakterilerin buralardan bir şekilde kurtulmayı başardıklarını söyledi. Brinker, bu durumun bakterilerin bulaşıcılık ve tehlike derecesini arttırdığını da sözlerine ekledi.
Çok gelişmiş koku alma becerileri bulunan bakteriler salgıladıkları özel kimyasallar sayesinde çevrelerini algılayaıp harekete geçebiliyor. Bu özel kimyasallar aynı zamanda bir bakterinin diğer bakterilerle iletişim kurmasını sağlıyor.
İletişim çok temel düzeyde olsa da kusursuz olarak işliyor. Bir kaç bakteri bir araya geldiklerinde birbirlerinin salgıladıkları özel kimyasal maddeleri tanıyıp her biri ayrı işlevi gerçekleştirmek üzere genetik değişikliğe uğruyor. Bu genetik değişikiliğin nedeni ise oldukça temel; ortama uyum sağlayıp hayatta kalmak.
Bir bakteri tek başınayken bu özel kimyasallar daha az salgılanıyor ve bu da o bakterinin bölgede yalnız olduğuna işaret ediyor.
KANSER HÜCRELERİ DE AYNI
Nanoteknoloji kullanılarak üretilen 'bakteri hapishanesi'ne konulan bakteri bir süre sonra ürettiği kimyasalların başka bir bakteriye ulaşamadığını ve yalnız olduğunu anlıyor. Bakteri, daha büyük bir bakteri tarafından saldırıya uğradığını ve kapana kısıldığını düşünüp karşı saldırıya geçiyor ve 'bakteri hapishanesi'nin duvarlarının üstüne yok edici kimyasallarını salarak adeta kendine bir kaçış tüneli kazmaya çalışıyor.
Bu kimyasalı üretmek için normalde kullanmadığı genlerini harekete geçirmek zorunda kalan bir bakterinin, normal koşullar altında bu değişikliği yapmasının bugüne kadar imkansız olduğu sanılıyordu. Çünkü bakterilerin sadece bir araya geldiği diğer bakterilerin salgıladığı kimyasallardan etkilenip genetik yapısını değiştirebildiği düşünülüyordu.
Araştırmada kullanılan 'Staph' bakterisi insanlar için oldukça ölümcül olabiliyor. Bilimcilerin hedefi, bu bakterinin ürettiği ve kaçmasını sağlayan, dolayısıyla bulaşıcılığını artıran, bu genetik değişimi engellemek. Bir sonraki adımda incelenecek olan kanser hücreleri de aynı 'Staph' bakterileri gibi davranıyor ve hapsedildiğ tümörden kaçıp başka hücrelere saldırıyor.
Thursday, December 24, 2009 | Labels: Bilim, Genetik, Tıp | 0 Comments
Yapay hücreye doğru dev adım
Bilimadamları bira mayası bakterisinden aldıkları genomunu modifiye ederek başka bir bakteriye başarılı bir biçimde aktarmayı başardı.
Genetik biliminin en büyük hedeflerinden olan 'programlanabilir' bakteri üretimi yolunda büyük bir adım atıldı.
Science dergisinde yayımlanan rapora göre, başka bir hücreye aktarılan genomun yeni hücrede de çalışmaya devam etmesinin önündeki engeller aşıldı. Böylece bilimadamlarının tamamen sentetik genom taşıyan yeni mikroorganizmalar yaratma hedefine doğru çok önemli bir adım atılmış oldu.
Dünyada ünlü sentetik biyoloji araştırmacısı Craig Venter ve ekibinin yürüttüğü çalışmada, DNA’nın belirli bölgelerinde yerleşik enzimlerden oluşan proteinlerin oluşturduğu bağışıklık sistemi devre dışı bırakılabildi.
Bakteriler, özellikle virüslerden gelebilecek tehditlere karşı DNA’larını koruyan bir bağışıklık sistemine sahip. Bu sistemde, DNA’ya dışarıdan müdahale eden unsurların bağlantı noktalarına metil grubundan kimyasal bileşikler yapışıyor ve girişleri engelleniyor.
Bira mayasının içinde Mycoplasma genitalium adı verilen bakteriyi modifiye eden ekip, bakterinin metil bileşik iliştirme işlevini veya hedef hücrenin enzimlerini durdurduktan sonra DNA’yı yeni hücreye aktardı.
Ekibin nihai hedeflrinden en önemlisi, bakteri hücrelerine tamamen sentetik genom aktararak, istenen fonksiyonları yerine getirecek ‘programlanmış’ baktriler üretmek.
Thursday, October 08, 2009 | Labels: Genetik | 0 Comments
'DNA yapay olarak çoğaltılabiliyor' iddiası
İsrailli bilim adamları, çok ciddi sonuçlar doğurabilecek bir iddiada bulundu. İddiaya göre insan vücudunun biyolojik kimlik kartı DNA, yapay olarak çoğaltılabiliyor.
Üstelik temel biyoloji bilgisi ve piyasada bulunabilecek basit teknoloji, bunun için yeterli. DNA, insanın genetik şifresi... Tepeden tırnağa, insan vücudunun her türlü özelliğini, her bir hücremizin çekirdeğinde bulunan bu sarmal belirliyor. Aynı parmak izi gibi, DNA da kişiye özgü... Kimsenin DNA'sı başkalarınınkine eş değil. Yani bir anlamda, DNA insanın biyolojik kimlik kartı... Bu nedenle de, DNA adli vakalrda vazgeçilmez bir unsur. Birkaç kan damlasından, bir tutam saç telinden, bir miktar deri hücresinden, suça karışanlar tespit edilebiliyor.
Ancak İsrailli bilim adamlarının iddiaları doğruysa, suçluların, tam da bu hayati kanıtı kullanarak, adaleti yanıltması mümkün.
İsrail'den Dr. Dan Frumkin ve ekibinin iddiasına göre, herhangi bir kişinin DNA'sı gayet basit bir yöntemle çalınarak başka bir kişinin DNA'sız kanına karıştırılabilir.
Bu kanın suç mahalline bulaştırılmasıyla, DNA'nın asıl sahibinin olay yerindeymiş gibi gösterilmesi sağlanabilir. Üstelik bu DNA hırsızlığı için çok da fazla hücre gerekmiyor. Bir sigara filtresine ya da su şişesine bulaşan deri hücreleri, birkaç tel saç, yeterli oluyor. Bu hücrelerden elde edilen az miktarda DNA, yapay olarak çoğaltılabiliyor. Hatta, iddiaya göre, DNA'nın genetik dizilişinin bilinmesiyle bile, sarmal, yapay olarak üretilebiliyor.
Elde edilen DNA, laboratuvarlarda DNA'dan arındırılmış kana karıştırıldığında, oluşan karışımda herhangi bir anormallik gözlenmiyor. İsrailli bilim adamlarına göre, suçluların, adaleti yanıltmak için bu şekilde "sahte kanıt" üretmesi an meselesi... Hatta, bu yöntemin, şimdiyekadar kullanılmış olabileceği ihtimali de, olasılık dışı değil...
Thursday, August 20, 2009 | Labels: Genetik, Teknoloji | 0 Comments
Güz yaprakları neden Avrupa’da sarı Amerika’da kırmızı?
Yaprakla beslenen böceklerle ağaçlar arasındaki savaş, evrim sürecinde sonbahar yapraklarının sarı ve kırmızı olarak ayrışmasına yol açmış olabilir.
Sonbahar aylarında Avrupa'daki yaprakların çoğu sararırken ABD ve Doğu Asya'daki yapraklar kızarıyor. Prof.Simcha Lev-Yadun ve Prof. Jarmo Holopainen, nedeni hala anlaşılamayan bu fenomeni açıklamak için 35 milyon yıl geriye dönüyor.
Hrkesin bildiği gibi yaprakların yeşil rengi büyük oranda hücrelerin içindeki klorofil pigmentlerinden geliyor. Renk değişimi, yaprağın ölümünün bir sonucu olarak değil, sarıyla kırmızıyı birbirinden ayıran bir dizi olaydan kaynaklanıyor. Klorofil yaprakta azaldığı zaman zaten var olan sarı pigmentler baskın hale geliyor ve yaprağa rengini veriyor.
Kırmızı renk ise farklı bir sürecin sonucu. Klorofil yaprakta azaldığı zaman normal şartlarda olmayan kırmızı renk pigmenti 'antosiyanin' yaprakta üretiliyor.
Henüz taze olan bu keşfin ardından bilimadamaları şimdi de yapraklarını döken bir ağacın kaynaklarını neden kırmızı pigment üretmekte kullandığını araştırmaya koyuldu.
Ne var ki henüz fikir birliğine varılabilmiş değil. Bir grup bilim adamı kırmızı pigmentlerin, yaprakları sıcak ve soğuya karşı korumak için odun kısmından yapraklara gönderilip orada tekrar sentezlendiğini düşünüyor. Başka bir tez ise ağaçların kendini böceklerden korumak bu pigmentleri sentezlediğini söylüyor. Ancak yanıt ne olursa olsun, kırmızı pigmentlerin neden Avrupa’da görülmediği açıklanamıyor.
BÖCEK-AĞAÇ SAVAŞI
Ekolojik evrim, sonbahar renklerinin böceklerle ağaçlar arasında uzun süren savaşının bir sonucu olduğunu gösteriyor. Sonbahar mevsimi boyunca böcekler ağaçlardan besleniyor ve yumurtalarını buraya bırakıyor. Böceklerin beslenmek için sarı yaprakları tercih etmesi, ağaçları böcekler tarafından kullanılamayan kırmızı pigment üretecek şekilde evrimleştiriyor. Bu aşamada akla gelen soru, teori doğruysa dünyada sarı yapraklı ağacın kalmamış olması gerektiği. İki bilim adamının bu soruya yanıtı şöyle:
35 milyon yıl önce Dünya büyük sürekli yeşil ormanlarla kaplıydı. Daha sonra yaşanmaya başlayan buz çağı ve bir dizi kuraklık, bitkileri yaprak dökecek şekilde evrime uğrattı.
Amerika ve Güney Asya'daki bitkiler, buz çağıyla birlikte yayılım alanlarını güney-kuzey doğrultusunda değiştirdi. Paralel uzanan dağlarla çevrili bölgelerde soğuktan korundular ve varlıklarını sürdürdüler. Elbette böcekler de ana yemekleriyle beraber göç etti.
Avrupa'da ise durum biraz farklıydı Alpler hariç yüksek dağ yoktu. Alpler'in çevresindeki türler hariç, çoğu tür buzul çağının gelmesiyle yok oldu, böcekler de onları izledi. Dondurucu soğukların bitmesinden sonra Avrupa’daki ağaçların böcekler için savunmaya ihtiyacı kalmamıştı, zira birçok böceğin nesli Avrupa’da tükenmişti. Bu nedenle Avrupalı ağaçların kırmızı yaprak üretmesine gerek kalmadı.
Bilimadamları bu teorilerini destektleyen kanıtın İskandinavya’da bulunan cüce ağaçlar olduğunu söylüyorlar. Bu ağaçlar halen kırmızı yaprak döküyor. Çünkü kısa boylu oldukları için kar tabakasının altında kalıp yeryüzündeki çok zorlu şartlardan korundular. Yer altında kalan böcekler de bu ağaçlarla beslenmeye devam etti ve böcek-bitki savaşını sürdürerek kırmızı yaprakların devamını sağladı.
Monday, August 17, 2009 | Labels: Çevre, Genetik | 0 Comments
Kök hücrelerle fare üretildi
Etik tartışmalar sürerken, bilim adamları genetikte yeni bir adım attı.
Çinli bilim adamları, olgun hücrelerin yeniden programlanmasından elde edilen kök hücrelerle fare üretti.
Buluşun akademik tanımda, bir pluripotent kök hücrenin, tüm vücut hücrelerinin köken aldığı her üç germ yaprağı (mezoderm, endoderm, ekdoderm) hücrelerine dönüşebilen bir hücre olduğu belirtiliyor.
"iPS hücrelerinin embriyonik kök hücreler kadar polivalan olduklarını" söyleyen Çin Bilimler Akademisi'nde görevli Qi Zhou, "Bu özelliğin tıbbi tedavi için belirleyici olduğunu" sözlerine ekledi.
Embriyonik kök hücrelerinin her türden insan hücresini üretmek için birbirinden farklılaşma kapasitesinin, gelecekte kalp ve diğer organları tedavide önemli bir yer tutacağı ifade ediliyor. Ancak, bu tip kök hücrelerin kullanımı halen ahlaki tartışma konusu oluşturuyor.
Japon araştırmacı Shinya Yamanaka'nın 2006 ve 2007'de yürütüğü öncü çalışmalar sayesinde, iPS hücreleri embriyonik kök hücrelere alternatif oluşturdu.
Qi Zhou, İngiliz dergisi Nature'de yayımlanan araştırmasında, Yamanaka'nın kullandığı tekniğin embriyonik kök hücrelerin pluripotent özelliğine benzer hücreler yaratmak için sık sık kullanıldığını belirtti.
Zhou ve ekibi, 37 çeşit iPS hücresinden 27 yavru fare yetiştirdi. Bu 27 yavrudan ilk doğan kahverengi tüylü eğril fare olgunlaştığında, beyaz tüylü dişil fareyle çiftleştirildi. Araştırmacılar, bu çiftleşme sonucu ikinci nesil, sağlıklı yavru farelerin dünyaya geldiğini bildirdi.
Bilim adamları, bu deneyle iPS hücrelerin embriyonik kök hücreleri kadar pluripotent olduğunu kanıtlamış oldu.
Wednesday, July 29, 2009 | Labels: Genetik, Tıp | 0 Comments
‘Salgın olursa 2 milyar kişi etkilenir’
Dünya Sağlık Örgütü, domuz gribinin küresel salgına dönüşmesi halinde 2 milyar kişinin etkilenebileceği uyarısında bulundu.‘Salgın olursa 2 milyar kişi etkilenir’
Dünya Sağlık Örgütü’nün grip programı başkanı Keiji Fukuda, Cenevre'de düzenlenen basın toplantısında, daha önceki grip salgınlarında dünya nüfusunun üçte birinin etkilendiğini hatırlattı.
Bu veri dikkate alındığında, 6 milyarlık dünya nüfusunun 2 milyarının domuz gribinden etkilenme ihtimalinin yüksek olduğunu belirtti.
Ancak Fukuda şimdiden böylesi bir salgının ne kadar ciddi boyutta olacağını söylemenin mümkün olmadığının da altını çizdi.
Fukuda, H1N1 virüsüne karşı yapılan sağlık taramalarının yeterli olduğunu da belirterek, "Domuz yemek bu enfeksiyonu kapmak açısından bir tehlike oluşturmuyor" diye konuştu.
Domuz gribi son olarak Polonya'da tespit edilmiş, hastalığın yayıldığı ülke sayısı da 24'e yükselmişti.
Virüs uzmanı John Oxford, H1N1 domuz gribi ve H5N1 kuş gribi virüslerinin bir kişiye aynı anda bulaşması halinde, ortaya çıkacak gelişmelerin dünya için gerçek bir facai olacağını belirtti.
Kuş ve domuz gribine yol açan virüslerin bir araya gelmesinin çok tehlikeli olabileceği bildirildi
Londra'daki Queen Mary Koleji'nden virüs uzmanı John Oxford, H1N1 domuz gribi ve H5N1 kuş gribi virüslerinin bir kişiye aynı anda bulaşması halinde, bu virüslerin gen alışverişinde bulunabileceklerini ve çok tehlikeli, insandan insana bulaşabilen yeni bir virüsün ortaya çıkabileceğini belirtti.
Oxford, önemsizden önemliye artan şekilde numaralandığında, mevsimsel grip 3, domuz gribi 5, kuş gribi 6. olurken, domuz ve kuş griplerinin birleşmesiyle ortaya çıkacak virüsün önem derecesinin en az 7 olacağını vurguladı.
Ancak Fransız uzman Bruno Lina, durumun abartılmamasından yana olduğunu belirtti. Kuş ve domuz griplerinin birleşerek yeni bir virüsün ortaya çıkmasının mümkün olduğunu söyleyen Lina, ancak 6 yıldır laboratuvarda bile kuş gribi ve insandaki grip virüsünden başka bir virüs meydana getirmeyi başaramadıklarını, bu virüslerin "bir araya gelmek istemediklerini" söyledi.
Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre, 2003'ten bu yana H5N1 virüsünün neden olduğu kuş gribi nedeniyle dünya genelinde 250'den fazla kişi öldü. İnsana bulaşması zor olsa da kuş gribi virüsü genellikle öldürücü. H1N1 virüsünün neden olduğu domuz gribi ise insandan insana kolayca geçebiliyor ancak bu virüsten ölüm oranı nispeten düşük.
Friday, May 08, 2009 | Labels: Genetik, Sağlık, Tıp | 0 Comments
Dinozor kanı bulundu
80 milyon yıllık bir dinazor fosilinde kan örnekleri bulundu.
Kollajen gibi bazı proteinlerin, DNA’dan daha uzun süre bozulmadan kaldığı biliniyor. Ancak, 65 milyon yıl önce yok olan dinazorlardan günümüze ulaşan bir örnek bulunmuyordu. Kuzey California Üniversitesi’nden Mary Schweitzer’in yürüttüğü kazı sırasında yaşanan bir kaza sonucunda bu değişti.
Kaza sonucu kırılan bir Tiranosorus bacak kemiğinde, dokular arasındaki boşlukları dolduran kolajen proteinleinin var olabileceğinden kuşkulanan bilimadamaları, kemikleri labaratuvara gönderdi.
Yapılan testlerden sonra, kemiğin 80 milyon yıl önce ölmüş bir dinazora ait olduğu ve kolajenin varlığı saptandı.
DİNAZORA AİT HEMOGLOBİN BULUNDU
Her ne kadar kolajen, önemli bir bulgu olarak değerlendirilse de, neredeyse bütün hayvanlarda ortak bulunuduğu için dinazorların evrimi hakkında fazla bir bilgi vermiyor. Ancak labaratuvar sonuçlarında, kolajenin yanı sıra, hemoglobin, elastin, laminin ve kan ya da kemik yapısına ait olduğu düşünülen hücre benzeri bazı yapıların da varlığı ortaya çıktı.
Kolajenin yanı sıra yeni bulunan proteinlerin ve diğer yapıların, dinazorların evrimi hakkında pek çok yeni bilginin önünü açması bekleniyor.
Saturday, May 02, 2009 | Labels: Arkeoloji, Bilim, Genetik, Tıp | 0 Comments
- Alternatif Yakıtlı Taşıtlar
- Alternative Energy
- Archieve
- Arkeoloji
- Bilim
- Çevre
- Economy
- Ekonomi
- Environment
- Genetik
- Health
- İnternet
- Inventions
- Kültür
- Life
- Material
- Mimari
- Nanotechnology
- Otomotiv
- Politics
- Politika
- Sağlık
- Sinema
- Technology
- Teknoloji
- Tıp
- Transportation
- Uzay
- Yaşam
- Yazılım
- Yeni Malzemeler
- Yenilenebilir Enerji